TÜRK HALK EDEBİYATI İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı Genel özellikleri: • Bu dönem edebiyatı müzik eşliğinde “kopuz” adı verilen sazla) dile getirilmiştir. • Ölçü, ulusal ölçümüz olan “hece” ölçüsüdür. • Nazım birimi “dörtlük” tür. • Yabancı dillerden etkilenmemiştir. • Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir. • Daha çok doğa, aşk, kahramanlık ve ölüm konuları işlenmiştir. • Ürünler töre ve inanç etkisiyle şekillenmiştir • Sosyal yaşam edebiyatı önemli şekilde etkiledi. • Şamanizm ve Gök Tanrı inancı sözlü ürünlerin oluşmasında etkili oldu. • Törenlerden, Şaman, Kam, Baksı, Ozan ve Oyun sorumludur. SIĞIR(Av) TÖRENİ • Sığır, Türkler arasında totem devrinden beri yaşayan bir törendir Totem yahut Ongun, ilk eski kavimlerin, kendisinden türediklerine inandıkları bir hayvan yahut nebattır. Ongun'lar aynı zamanda Tanrı sayılır. Burada Tanrıdan maksat, Allah kudretini gözler önünde temsil eden varlıktır. ŞÖLEN(Şeylan) • Sığır töreni gibi dinî bayram bilinen ve âyîn süresince sazlarla birlikte dinî şiirler söylenen ikinci bir tören de Şölen adlı ziyafettir. • Bu törende yakalanan totem Tanrı’ya armağan edilir. • Bu tören yılda bir kez yapılır. YUG TÖRENLERİ • Orta Asya Türkçesinde yığlamak, ağlamak ve ağlayıcı demektir Bu kelime ile ilgili olduğu anlaşılan Yuğ ve Yog,aglama; Yuğ veya yog törem de matem töreni, demektir. Bu tören ilk olarak Orhun Abidesi’nde anlatılmaktadır. ŞAMAN’ın Görevleri • Tanrı adına ayin düzenlemek. • Gelecekle ilgili tahminlerde bulunarak toplumu yönlendirmektedir. • Uygurlar döneminde sihir ve büyü yaparak insanları hastalıklarından kurtarmaktadır. • YADA Taşı ile doğa olaylarına müdahale etmektedir. • Ölen kişi ile yakını arasında ruhsal bağ kurmaktadır. • Şamanlar genelde kadınlardan seçilir, giydikleri kıyafete manyak adı verilir. • Altaylar döneminde Kam adı verilmektedir. SAV • Dönemin özlü sözleridir. Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir. • Türk savlarının yazılı ilk kaynakları 8. yüzyılda dikilen Göktürk Kitabeleri'dir. • Uygur dönemine ait eserlerde de birçok sava rastlamak mümkündür. • Türk dilinin ilk sözlüğü ve dil bilgisi kitabı olan Divan-u Lugat'it Türk de sav açısından önemli bir kaynaktır. • Aynı dönemde yazılan Kutadgu Bilig’de İslamiyet'in etkisiyle sav yerine "mesel" sözcüğü tercih edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise mesel sözcüğünün yanı sıra "darbımesel" de kullanılmıştır. • • Koş kılıç kınga sıgmas. (Çift kılıç bir kına sığmaz.) • Közden yırasa köngülden yeme yırar. (Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.) • Ot tise agız köymes. (Ateş demekle ağız yanmaz.) • Öd keçer kişi tuymas yalnuk oglı mengü kalmas. (Zaman geçer kişi duymaz, insanoğlu baki kalmaz.) SAGU • “Yuğ” adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kişilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren şiirlerdir. • • Kafiye şeması aaaa, aaab'dir. • Kopuz eşliğinde söylenir • Orhun Abidelerinde sıgıt-sıgıtçı olarak adlandırılır. • Genellikle soru cümlesi ile oluşturulmaktadır • Ölenin dürüstlüğü, faziletleri anlatılır. • Sözlü belge niteliği kabul edilir. • İslamiyet'ten sonra divan şiirinde "mersiye", halk şiirinde "ağıt" adını alır • İlk sagu örneği Divan-ı Lügatı Türk adlı eserde yer alan Alp Er Tunga sagusudur. • Tasavvuf halk edebiyatında Maktel-i Hüseyin olarak adlandırılır • Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın Ansın benim o yâr-ı vefâ-dârım ağlasın Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârım ağlasın Baştan başa bu cism-i siyeh-kârım ağlasın Ağyârım ağlasın bana hem yârim ağlasın Gûş eyleyen hikâyet-i Esrâr'ım ağlasın • İlk mersiye sahibi ise Ahmedi’dir. Ahmedi, Germiyanoğullarından Süleyman Şah’ın ölümü üzerine mersiye yazmıştır. • Yavuz Sultan Selim Mersiyesi, Kemal Paşazade • Esrar Dede Mersiyesi (Şeyh Galib) • Hadikatü’s-Süadâ (Seyyidler Bahçesi) Fuzuli • Şehzade Mustafa, HAKKINDA EN ÇOK MERSİYE YAZILAN DEVLET BÜYÜĞÜ olmuş. Taşlıcalı Yahya • Kanuni Mersiyesi, Baki • Vatan Mersiyesi- Namık Kemal • Makber, Ölü, Hacle – Abdülhak Hamid Tarhan • Sefil Baykuş- Kağızmanlı Hıfzı KOŞUK • Yiğitlik, aşk, tabiat gibi konular işlenir. • Nazım birimi dörtlüktür. • Hece vezni kullanılır. (genellikle 7 ve 11’li) • Kafiye düzeni aaab, cccb, dddb şeklindedir. • Genelde yarım kafiye kullanılmıştır. • Divan edebiyatında gazel ile konu bakımından benzer özellik taşır. • Yay yarupan ergüzi Aktı akın munduzı Toğdu yaruk yılduzı Tıngla sözüm külgüsüz • İlk Türk şairleri Aprın Çor Tigin, Çuçu, Ki-ki, Kül Tarkan, Asıg Tutung, Pratyaya Şiri, Kalun Kayşı, Çisuya Tutung'dur. • Kojan: En eski şekli “koşag”tan “koşan”a ve “kojong” dönüştüğü düşünülen bir edebiyat terimidir. Koşag şekli doğrudan “koşug”la ilişkili olmalıdır. Altay Türkleri arasında “kojong” şekliyle günümüzde yaşamaktadır. Kojong Altay Türkçesinde “şarkı, türkü” anlamına gelmektedir. • Ir/Yır: Bu sözcüğün her iki şekli de ozan-baksı döneminde kullanılmıştır. Bu kullanım şekilleri Divan-ı Lügati’t-Türk’te “yır koşmak : koşma, türkü oluşturmak, yır koşulmak : şiir oluşturulması”, “yırlamak” veya “ırlamak”: her ikisi de şarkı söylemek anlamına gelmekteydi. Bu kökten “yıragu: çalgıcı, şarkıcı ve çağırıcı” kelimesi türetilmişti. Ir/yır kelimesinin “ırlamak, yırlamak” ve “cırlamak” şeklindeki kullanımları Türk dünyasında günümüzde de yaygın olarak kullanılmaktır. Bu köklerden türetilen “ırçı”, “yırçı” ve “cırçı” şair anlamındadır. • Küg: Ozan Aprunçır’ın bir şiirinde “şiir” anlamında kullanıldığı düşünülen bu kelime şiirin bestesi ve ezgisi anlamındadır. Günümüzde de bu kelimeden türetilen “küy”, “küglemek” ve “küylemek” şekilleri, Türk dünyasında “ses”, “müzik”, “beste”, “hava” veya “ezgi” anlamında kullanılmaktadır. • Takşut: Budist Uygur metinlerinde karşımıza çıkan “takşut” kelimesi “şiir, nazım, beyit” anlamında kullanılmıştır. • Takmak: Takşut kelimesiyle aynı kökten geldiği düşünülen bu kelime “kalabalık karşısında ezbere söylenen şiir” anlamındadır. Tıpkı “koşug” gibi “dörtlüklerden oluşan şiir” anlamını da içermektedir. Günümüzde, Altay Türkçesi’nde “takpakçı: Şarkıcı ve şakacı” anlamlarıyla yaşamaktadır • “şlok” (şiir, bent) • “padak” (şiir, dize), • “kavi” (şiir) ve • Sogodca “baş/başik” (ilahi) gibi kelimeler de kullanılmıştır. DESTANLARIN ÖZELLİKLERİ 1. Toplumun ortak görüşlerini yansıtması 2. Olağanüstü özellikler taşıması 3. Kişilerinin seçkin olması (Han, Hakan…vb.) 4. Milli dilde söylenmiş olması 5. Milli nazım ölçüsüyle söylenmiş olması 6. Oldukça uzun olması 7. Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde sıralanabilmesi Destanlar üç aşamada oluşur: çekirdek (destanın konusu olan olayın gerçekleşmesi), yayılma (olayın dilden dile, nesilden nesle yayılması) ve derleme (………………………………………………………….. • Sağlam tarihi bilgiler olmamakla birlikte milletler kendi geçmişleriyle ilgili bilgileri destanlarda bulurlar. • Destanlardaki olağanüstülükler ve mitolojik unsurlar çıkarıldığında geriye ait oldukları milletlerin gerçek tarihleri kalır. • Türk destanları bir destan şairi tarafından tam anlamıyla derlenmemiştir. • Yaratılış Destanı Türklerin Altay-Yakut ( Yakut ) zamanında oluşan bir destandır. İlk Türk destanlarındandır. Altay yaratılış destanında başlangıçta her yerin sularla kaplı olduğu anlatılmaktadır. Tanrı Ülgen, kuşa dönüşerek suların üzerinde uçar ancak konacak bir yer bulamaz. Bunun üzerine gökten gelen bir ses tanrı Ülgen'e denizin içinden çıkan bir taşa konmasını söyler. Ülgen bu taşa konduğunda yerin ve göğün yaratılması gerektiğini düşünür ancak bunu nasıl yapacağını bilemez. Suların içinde yaşayan dişi ruh Ak Ana, Ülgen'e yaratılışı nasıl gerçekleştireceğini anlatır. Onun yardımıyla işe başlayan tanrı önce yeri, ardından göğü yaratmıştır. Ardından da dünyanın dengesini sağlaması için üç balık yaratmış. Balıklar dünyayı alttan destekleyerek başıboş gezmesine engel olmuşlar. ……………………………………………………………………………………………………………… İlki Radloff tarafından derlenip yazıya geçirilmiştir. İkinci varyantı Verbitskiy tarafından derlenmiştir ‘’Slovar’ Altayskago i Aladagskago Nareçiy Tyurkskago Yazıka’’ başlığı altında etnografya bilimine hediye etmiştir. Ural-Batır Destanı Destan temelinde yatan hikaye oldukça karmaşık, Ural-Batır’ın insanların mutluluğu için canavar görünüşlü kötü ruhlar ile mücadelesini anlatıyor. Destanın kahramanları bahadır ve sıradan bir insanlar, gökyüzünde yaşayan tanrılar, doğa güçleri, mitolojik yaratıklardır. Eserde ihtiyar adam Yanbirde ve karısı Yanbike, çocukları Ural ve Şulgen ve torunları Yayik, İdel, Nuguş, Sakmar gibi üç nesilden karakterlerin yaşam öyküleri anlatılıyor. Buna göre destan da üç kısımdan ibarettir. Birinci kısmında dünyanın oluşumundan söz edilir, Büyük Tufan meydana gelir, ilk insanlar Yanbirde ve Yanbike ortaya çıkar, oğulları Ural ve Şulgen dünyaya gelir. Destanın kahramanlıkları anlatan ikinci kısmında Ural ile Şulgen ölümsüzlük arayışlarına koyulur. Ural zalim Katil Han’ı yener, Yılanlar Kralı Kahkahi’nin boynunu eğdirir, yeraltı ve sualtı dünya kralı Azraka’yı öldürür, kötülük tarafını seçen kardeşi Şulgen ile savaşır, sonuçta ise yeryüzüne dirilik suyunu serperek onu ölümsüzleştirmeyi başarır. Son kısmında üçüncü nesil kahramanlar ortaya çıkar. Babalarının işine devam eden Ural ve Şulgen’in oğulları kötü ruhlar ile mücadele eder ve yenşişma isimli dirilik suyunu elde ederler. Destan Ural’ın ölümüyle son bulur. Onun gövdesi Uraltau Dağı’na dönüşür. •Alp Er Tunga Destanı (Saka) Alp Er Tunga, MÖ. VII. Yüzyılda yaşamış bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev ‘in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga’nın İran destanındaki adı Afrasyab’dır. Keyhüsrev’in emriyle Rüstem tarafından öldürüldü. • İlk kez Orhun Abidelerinde anlatılmaktadır. • Divan-i Lügatı Türk ve Kutadgu Bilig’de anlatılmaktadır. • Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, İran ve İslâm kaynaklarında Efrasiyab adlarıyla anılmaktadır. • Kutadgu Bilig’de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi verilir: “Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur”. •Şu Destanı (Saka-İskit) Makedonya kralı İskender(Zülkarneyn) ile Turan hükümdarı Şu’nun ordularının Fergana vadisinde karşılaşmış olmaları, Türk kültürüyle Batı kültürünün MÖ. 4. yüzyılda tanışmış ve birbirleriyle bilgi alış verişinde bulunmuş olduklarını göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca, Türklerde ad verme geleneğinden 24 Oğuz boyunun oluşumuna, Oğuzların ilk atası Oğuz Han’ın mevcudiyetinin MÖ. 7. yüzyılda görülebileceğine kadar birçok önemli bilgiyle Şu destanında buluşmak mümkündür ŞU DESTANI ÖZETİ İskender, Semerkand'ı geçip de Türk yurduna yöneldiği zaman Türklerin hükümdarı Şu idi. Hakanın gümüşten bir havuzu vardı. …içine su doldurur, suya kazlar, ördekler salar, yüzdürürdü. İskender, Hucend suyunu geçince, gönderilen adamlar hızla gelip Şu'ya haber verdiler. Hükümdar göç davulunu çaldırıp doğuya doğru yürüdü. Binecek hayvan bulanlar kendilerini bu hayvanın sırtına bırakıp hükümdarın arkasından gittiler. Hakan, ordusu ile savuşup gittikten sonra, orada çoluk çocuklarıyla 22 kişi kalmıştı (Oğuz boyları bu kalanlardan doğmuştu). …yanlarına iki kişi daha geldi. 24 oldular. …bu iki kişi ile çocukları Kalaç diye anıldılar; iki kabile Kalaçların kökü oldular. Nihayet İskender geldi. O 22 kişiyi gördü. Baktı ki bunlar uzun saçlı insanlardır, üzerlerinde Türk alametleri var, hiç kimseye sormadan bunlar için: "Türk manend" Türke benziyor, dedi. Bu söz de o adamlara ad oldu. 24 kabile olan Türmenler bu ismi taşıdılar, Türkmen diye anıldılar. Bununla beraber, adı Kalaç olan iki aile, onlardan ayrıldıkları için tam Türkmen sayılmazlar. Uygur iline yaklaştıkları zaman Şu, İskender'le vuruşmak için bir bölük asker yolladı. İskender de bir öncü kuvveti göndermişti. Türkler, İskender'in öncülerini, bir gece baskınında bozguna uğrattılar. Sonra, İskender Türk hakanıyla barıştı. Hatta Uygurlar için şehirler yaptı ve bir zaman kaldıktan sonra geriye döndü. • Günlerden bir gün Ay Kağan bir erkek çocuk doğurur. Doğan çocuğa Oğuz adı verilir. Bu çocuk çok kısa bir sürede büyür, yiğit olur. O çağda, halka zarar veren bir canavar vardı. Oğuz bu canavarı avlamak istedi. Günlerden bir gün kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanla ava gitti. Ormanda bir geyik ele geçirdi, onu söğüt dalı ile bir ağaca bağladı ve oradan uzaklaştı. Tan ağarırken gelip gördü ki canavar geyiği yemiş. Sonra Oğuz Kağan bir ayı tuttu, onu altın kuşağı ile ağaca bağladı gitti. Tan ağarırken geldiği zaman canavarın ayıyı da yiyip gittiğini anladı. Bu kez o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar geldi ve başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile canavarı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti, alıp gitti. Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan bir yerde Tanrı’ya yalvarmakta idi. Karanlık bastı gökten bir ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Oğuz Kağan oraya yürüdü ve gördü ki o ışığın içinde yalnız oturan bir kız vardı. Oğuz Kağan onu görünce aklı gitti; sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gün, ikincisine Ay, üçüncüsüne Yıldız adını koydular. Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Göl ortasında ağacın kabuğunda yalnız başına oturan çok güzel bir kız gördü. Oğuz Kağan onu görünce aklı başından gitti; sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gök, ikincisine Dağ, üçüncüsüne Deniz adını koydular. Bundan sonra Oğuz Kağan büyük bir şölen verdi. Oğuz Kağan kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Türlü yemekler, türlü şaraplar, tatlılar ve kımızlar yediler, içtiler. Ondan sonra Oğuz Kağan dört yana buyruklar yolladı, bildiriler yazdı ve elçilere verip gönderdi. Bu bildirilerde şöyle yazılıydı: ”Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olsam gerektir. Sizden itaat dilerim”. Oğuz Kağan dünyanın dört bir tarafına ordularıyla gider, karşılaştığı yerlerdeki Türk boylarına isimler verir ve birçok ülkeyi pek çok çarpışmadan sonra ve kendi yurduna katar. Oğuz Kağan ihtiyarlayınca yurdunu “Boz Oklar” ve “Üç Oklar” diye anılan oğulları arasında paylaştırdı. Oğuz Kağan Destanı MÖ 209-174 tarihlerinde hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı etrafında gelişen olaylar anlatılır. Ebul Gazi Bahadır Han’ın Secere-i Terakime’sinde Hun-Oğuz destanıyla (Mete Destanı) ilgili bölümler bulunmaktadır. Oğuz Kağan Destanı’nın Uygur harfleriyle yazılı olan özgün nüshası Paris Kütüphanesi’ndedir. • En çok varyantı bulunan destandır. • Motif bakımından en zengin destandır. • Oguz Kağan’ın bilge veziri Ulug Bey’dir. Oğuz Kağan Destanı Hakkında Bilgi Veren Eserler • Reşideddin Oğuznamesi Camiü’t-Tevarih) • Ebu’l-Gazi Bahadır Han Oğuznameleri ( Secere-i Terakkime) • Cüveynî’nin Tarih-i Cihan Güşa • Yazıcıoğlu Ali Oğuznamesi ( Tarih-i al-i Selçuk) • Uzunköprü Oğuznamesi • Kazan Oğuznamesi • Attila Destanı ( Tanrı’nın Kırbacı) Roma İmparatorluğu’na saldıran en büyük hükümdarlardan biridir. Balkanlar’ın güneyindeki eyaletleri, Yunanistan’ı, ardından da Galya ve İtalya’yı istila etmiştir. Efsanelere, destanlara da konu olan Attila, Nibelungenlied’de Etzel, İzlanda sagalarında Atli adıyla yer alır. SİYENPİ DESTANI • Çin tarihçileri tarafından yazıya geçirilen bu destanda, ikinci yüzyılın ortalarında büyük bir ün kazanmış Hun ülkesini ele geçiren Siyenpi kahramanı olan ve adı Çin tarihlerinde Tan-şe-hoay (Tan Şıhuay) diye geçen Siyenpi yabgusu etrafında gelişen olaylar anlatılır. • Mo-lo-heu adında bir Siyenpi, cenup Kkunlarının ordusunda üç yıl askerlik yaptı. Bu müddet zarfında karısı bir çocuk doğurarak adını Tan-şe-hoay koydu. Mon-lo-heu, yurduna dönüp çocuğu görünce büyük bir öfkeye kapılarak kadını da, çocuğu da öldürmeye kalktı. Kadınsa, bir gün büyük bir gök gürültüsünden korkarak göğe bakınca, ağzına bir dolu tanesi düştüğünü ve bundan gebe kalarak on ayda bu çocuğu doğurduğunu söyledi… • Bozkurt Destanı • Destanda yok olma felaketine uğrayan Göktürklerin yeniden dirilip çoğalmasında ve tarih sahnesine çıkmasında bir bozkurtun, anne kurt olarak etkili olması anlatılmaktadır. • Çin vakayinamelerinden Chou Kitabı, Kuzey Hanedanlar Tarihi ve Sui Kitabı • Türkler Batı Denizi kıyılarında otururken bir düşman baskınına uğradılar. Bütün Türkler kılıçtan geçirildi. Yok oldu. Ölüler arasında yaralı bir genç kalmıştı, düşmanlar onu da bulup kollarını, bacaklarını kestiler. Fakat genç ölmemişti. Öyle bırakıp gitmişlerdi. Bir dişi bozkurt gelip gencin yaralarını iyileştirdi, onu sütü ile besledi, kurtardı. Sonra düşmanlar geri dönüp bu genci öldürmek istediler. Kurt, yiğidi kaçırdı, kimsenin bulamayacağı bir mağaraya götürdü. O mağarada yaşadılar. On erkek çocukları oldu. Çocuklar büyüyüp evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan biri Aşine boyu idi. Aşine, bütün kardeşlerinin en akıllısı olduğu için Türklere hükümdar oldu. Soyunu unutmadığını göstermek için de çadırının kapısının önüne, üzerinde kurt başı bulunan bir bayrak dikti. Ergenekon Destanı ..Kıyan ve Nüküz’ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki Ergenekon’a sığmadılar. Atalarının buraya geldiği geçitin yeri unutulmuştu. Ergenekon’un çevresindeki dağlarda geçit aradılar.. • Ergenekon’dan çıktıkları gün olan 21 Mart’ta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyup döverler. Bugün hem yeniden özgürlük hem de bahar bayramı olarak hala kutlanmaktadır. • Secere-i Türki varyantı • İlhanlı Reşiddün Varyantı ( Caim’üt-Tevarih) • Çin Mogol varyantı • Gök Türkler Tatarların baskınına uğradı. Sağ kalanların tümü tutsak oldu. Sadece İl Han'ın küçük oğlu Kayan ile kardeşinin oğlu Nüküz karıları ile birlikte Tatarların elinden kaçabildiler. Kimsenin bilmediği ıssız bir yere çekilmeye karar verdiler. Çevresi yüksek, aşılmaz, geçit vermez dağlarla çevrili geniş bir düzlüğe rastladılar. Buraya "Ergenekon" adını verdiler. Kayan ve Nüküz'ün çocukları burada çoğaldı. Dört yüz yıldan fazla oturdular. Birçok oymaklara ayrıldılar. Bir gün geldi ki artık Ergenekon'a sığmaz oldular. Ergenekon'dan çıkmak için bir yol aramağa başladılar, bulamadılar. Etraflarını saran dağlarda demir madeni vardı. Madeni eriterek yol açmaya karar verdiler. Ateşi körüklediler. Kaya erimeye başladı. Yüklü bir devenin geçebileceği kadar yol açıldı. Ergenekon'dan çıktılar. O günü, o ayı ve o saati iyi bellediler. Çıkarken onları yöneten demirci başbuğun adı "Börte Çene" yani Bozkurt idi. Ondan sonra her yıl, o günde, o saatte bayram yaparlar. Başta kağan olmak üzere bütün kumandanlar ve ileri gelenler örsün üstüne bir demir parçasını koyup döğerler. Bu yıldönümü böylece töre kılındı. Türeyiş Destanı • Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Öyle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların insanlar için yaratılmadığını söylüyorlardı. • Hakan da ayni şekilde düşündüğü için kızlarını insanlardan uzak tutmanın çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, insan ayağı az basan veya insan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle yakarışlarla tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt sekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi. • Bu evlenmeden birçok çocuklar doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi. Yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar. Göç Destanı …aradan uzun zaman geçti. Yulug Tigin isimli bir prens hakan oldu. Yulug Tigin, Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. • Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar. • ………………………………………………………………………………………………………….. Türklerin ve Müslümanlar Hakkında bilgi veren destanlar • NİBELUNGEN (Alman) • Alman edebiyatı: 5. yüzyılın ilk yarısındaki Hun - Germen savaşlarını anlatır • İGOR (Rus) • Rus edebiyatı: 12. yüzyılda Kıpçak Türkleriyle Rusların yaptıkları savşaları anlatır. • LA CİD (İspanyol) • İspanyol edebiyatı: İspanyolların ulusal kahramanı Rodrigo'unun 11. yüzyılda Araplarla mücadelesini anlatır. • CHANSENDE RÖLAND (Fransız) • Fransız edebiyatı: Charlemagne döneminde Müslümanlarla yapılan savaşları anlatır. • Kurtarılmış Kudüs (T. Tasso) • İtalyan edebiyatı: 1. Haçlı Seferi'nde Kudüs'ün alınışı (1099) anlatılır. • Çılgın Orlando (Ariosto) • İtalyan edebiyatı: Charlemagne döneminde Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında geçen savaşlar anlatılır. • Şehname (İran) Alp Er Tunga ile olan mücadele anlatılır İSLAMİYET ETKİSİYLE OLUŞTURULAN DESTANLAR MANAS DESTANI • Destanın hikayesi, oğlu Semetey ile torunu Seytek’in maceralarını konu alır. Destanın ilk bölümünde, Semetey’in kahramanlıkları anlatılırken ikinci bölümde Seytek’in maceraları ele alınır. Son bölümde ise Semetey’in torunu Seytek, dedesinin izinden giderek halkını korumak için mücadele eder. Manas Destanı, Orta Asya kültürünün önemli bir parçasıdır ve geleneksel olarak ozanlar tarafından aktarılır. Destanın yalnızca bazı parçaları günümüze kadar gelmiştir, ancak Manasçılar sayesinde destanın büyük bir bölümü bugüne kadar aktarılmayı başarmıştır. Bu nedenle, Manas Destanı Orta Asya kültürünün önemli bir mirası olarak kabul edilir. • Manas Destanı, ilk kez Çokan Velihonav tarafından bilim dünyasına duyurulmuştur. Ancak, destanın bir bütün hâlinde ilk kez yayımlayan kişi Türkolog W. Radloff’tur. SALTIK BUĞRA HAN DESTANI • Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerine dayanan bir destandır. Karahanlılar arasında da destani bir havaya bürünmüştür. Destan, Buğra Han etrafında gelişen olaylar halkası ve İslamiyet’ten önceki Türk destanlarından alınan motiflerle örülmüştür. Bu destanın kayıtlı olduğu Tezkire-i Buğra Han adlı eserin çeşitli el yazmaları vardır. • Saltuk Buğra'nın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştür. • …….. • II. Mehmed‘in (Fatih) oğlu Cem Sultan‘ın isteği üzerine yaklaşık 1474-1480 arasında Ebu’l-Hayr-ı Rumi tarafından derlenmiştir. • Düşmanla savaşırken kılıcının ateş saçması • Düşmana uzattığı kılıcının uzaması • Doğduğu gün yerin sallanması • Doğduğunda kış olmasına rağmen çiçeklerin açması • Mirac günü müjdelenen Türk komutanıdır BATTALGAZİ DESTANI • 8. yüzyılda başlayıp İstanbul’un Sultan Mehmet tarafından fethine kadar beş yüz yıl devam etmiş önce Arap-Bizans sonra Türk-Bizans mücadelesinin atmosferi içinde doğmuş bir destandır. • 8. Yüzyılda Anadolu’da Emevilerin Hıristiyan Bizanslılara karşı açtığı savaşlarda Battal lakabıyla ün kazanmış bir Müslüman kumandanın kahramanlıkları anlatılmaktadır. • Hz. Muhammed sayesinde bütün dilleri konuşabilen biridir, bu özelliğiyle keşiş kılığına girerek Hristiyanlar arasında rahat rahat dolaşır. • Destana göre Allah, birçok üstün özellik vermiştir. Âdem peygamberin iki bölük saçı, Davud peygamberin zırhı, İshak peygamberin zırhlı örtüsü, Hz. Hamza’nın bütün silahları Battal Gazi’ye ulaştırılmıştır. • Ayrıca Aşkar adlı bir de atı vardır ve ata bu isim Allah tarafından verilmiştir. • Anadolu’da oluşan destan zincirinin ilk halkasıdır. Diğer Anadolu Türk destanları olan Danişmendnâme ve Saltuknâme’ye kaynaklık etmiştir • Tabiat kuvvetlerini kontrol eder. • Vahşi hayvanlar, emrine amadedir. DANİŞMEND GAZİ DESTANI • Anadolu’nun Türklerin egemenliğine girmesini konu alan bu destanda Danişment Gazi’nin ve oğlu Melik Gazi’nin gazaları, kahramanlıkları anlatılır. • Hristiyan ve Bizanslılarla yapılan mücadeleler konu olarak işlenmiştir. • Oğuz Türkçesiyle yazılmıştır. • Battalgazi’nin devamı niteliğindedir. • Medreselerde tarih kitabı olarak okutulmuştur. • II. İzzeddin Keykavus’un emri ile İbni Ala tarafından derlenmiştir. Sarı Saltuk( Saltukname) • 13. yaşamış bir Bektaşi Türk’üdür. • Destanda Sarı Saltuk bazen savaşçı kimliğiyle, bazen keramet gösteren bir veli kimliğiyle, bazen Kaf Dağı’na giden, cadılarla, devlerle savaşan bir masal kahramanı olarak; bazen Osman Gazi, Orhan Gazi, Nasrettin Hoca, Mevlana gibi kişilerin yanında bir tarihi kişilik olarak karşımıza çıkar. • Saltukname’de Sarı Saltuk’un ölümünden sonraki olaylara da yer verilmiştir. Oğulları İbrahim ve Muhammed babalarının yolunda savaşlara devam etmişler ve Osmanlı padişahlarının emrine girmişlerdir. • Bedduası üzerine düşmanları taş kesilir. • Ankabil adlı atı ile deniz üzerinde gemileri takip etmesi • Ateşe girmesine rağmen yanmaması • Cem Sultan’ın emriyle Ebu’l Hayr Rumi tarafından derlenmiştir. DEDE KORKUT HİKAYELERİ (“Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan”) 1-Dirse Han Oğlu Boğaç Han Destanı 2-Salur Kazan’ın Evinin Yağmalandığı Destanı 3-Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek Destanı 4-Kazan Bey Oğlu Uruz Bey’in Esir Olduğu Destanı 5-Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı 6-Kanglı Koca Oğlu Yiğenek Destanı 7-Kazılık Koca Oğlu Kan Turalı Destanı 8-Basat’ın Tepegöz’ü Öldürdüğü Destanı 9-Begil Oğlu Emre’nin Destanı 10-Uşun Koca Oğlu Segrek Destanı 11-Salur Kazan Esir Olup Uruz’un Çıkardığı Destanı 12-İç Oğuz Dış Oğuz’un Âsi olup Beyreğin Öldüğü Destanı Dede Korkut Hikâyelerinin Özellikleri • Eser, bir ön söz ile 12 hikâyeden oluşur. • Olağanüstü olaylarla gerçeğe uygun olaylar eserde iç içedir. • Türklerin eski yaşam tarzları ile ilgili ayrıntılar yanında İslam dini ile ilgili özellikler de vardır. • Eserde geçen “” meçhul bir halk ozanıdır. • Hikâyelerde Dede Korkut Oğuzların çevredeki Hristiyan komşuları ile savaşları ve kendi iç mücadeleleri yer alır. • Hikâyelerin konuları; aşk, yiğitlik gösterisi, kahramanlık, boylar arasındaki savaştır. • 15. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. • Nazım ile nesir iç içedir. • Azerî Türkçesi ile oluşturulmuştur. • Eserin iki nüshası bulunmaktadır. İlk defa H. O. Fleisch tarafından bulunmuştur. Bilim dünyasına 1815’te Heinrich Friedrich von Diez’in yayımladığı bir makale ile tanıtılmıştır. 1- DİRSE HAN OĞLU BOĞAÇ HAN Toy edilirken Karatağ’a oturtulan ve çocuğu olmayan Dirse Han’ın bir oğlu olur ve Bayındır Han’ın boğasını öldürdüğü için Dede Korkut tarafından “Boğaç Han” olarak adlandırılır, bey olur. Dirse Han’ın 40 yiğidi, oğlanı babasına kötüler. Babası avda oğlunu oklar. Annesinin sütü ve kır çiçeği oğlanın yarasına derman olur. Oğlan, kırk yiğit tarafından kaçırılan babasını kurtarır. Dirse Han oğluna taht verir. 2- SALUR KAZANIN EVİNİN YAĞMALANMASI Salur Kazanoğlu Uruz Han’ın uyarısına rağmen, Oğuz beyleriyle ava çıktığı sırada, evine üç yüz yiğidi ve Uruz’u bırakmasına rağmen düşman gelir. Eşini, gelinini ve oğlunu esir alır. Gördüğü rüya üzerine avdan dönen Salur Kazan, düşman ellerine gider. On bin koyununu düşmana vermeyen çoban da (o istemese de) kendisiyle gelir. Oğuz beyleriyle birlikte düşmanı yener ve yurtlarına dönerler. 3- KAM BÜRE BEG OĞLU BAMSİ BEYREK Bayındır Han’ın Oğuzları topladığı sohbete tüm beylerin oğullarıyla gelmesi üzerine, Büre Bey üzülür. Oğuz beyleri, Büre Bey için bir oğul, Bican Bey’e de doğacak oğlana vermesi için bir kız dilerler. Doğan oğlan büyüdükten sonra kendisine hediye getiren bezirgânları kafirlerden kurtarır ve “Bamsi Beyrek” adını alır. Banı Çiçekle evleneceği gece kafirler düğünü basarak Bamsi’yi esir alır. Banı Çiçek’in abisi Deli Karçar’a Yalancı oğlu Yaltacık’ın kanlı bir gömlek getirip “Bamsi öldü.” demesiyle Banı Çiçek Yaltacık’a verilir. Düğün gecesi esir bulunduğu kaleden, tekürün kızının yardımıyla kaçan Bamsi, yaşadığını Bani Çiçek’e bildirir. Sonra düğün yapılır. 4- KAZAN BEYİN OĞLU URUZ BEYİN TUTSAK OLMASI HİKÂYESİ Kazan Bey, oğlunun henüz bir kan akıtıp, baş kesip isim sahibi olamayışına üzüldüğünü bildirir. Oğlu da babasından nasıl savaş edildiğini, kan döküldüğünü kendisine öğretmesini ister. Kazan Han bunun üzerine oğlunu ava çıkarır, bu sırada düşman gelir ve Kazan Han savaşmaya başlar. Oğluna sadece izlemesini söylemesine rağmen oğlan babasına fark ettirmeden savaşır. Babası, oğlunu bulamaz; evde de göremeyince düşmanla savaşılan yere gelir. Oğlunun kılıcını görünce onun esir düştüğünü anlar. Düşmanla tek başına savaşa giden Kazan Bey, yenilir. Bunun üzerine Hatun kırk kızla ve diğer Oğuz beyleriyle kafirleri yener. Oğuzlar yurtlarına dönerler. 5- KOCA DUHA OĞLU DELİ DUMRUL HİKÂYESİ Duha Koca oğlu Deli Dumrul, bir kuru çayın üstüne köprü diker, geçenden de geçmeyenden de akçe alır. Bunun sebebini de erliğinin, yiğitliğinin yayılması olarak açıklar. Köprü üstünde birinin ölmesi üzerine Deli Dumrul, bu yiğidin canını alan Azrail’in gelip kendisiyle savaşmasını ister. Bu başkaldırı üzerine Allah, Azrail’i Deli Dumrul’un canını alması için yollar. Deli Dumrul, Azrail’i bir türlü yakalayamaz ve Allah’ın birliğine iman eder. Bir can getirmesi şartıyla canı bağışlanacak olur. Annesi de babası da can vermeyi kabul etmez. Artık öleceğine inanan Deli Dumrul, karısıyla helalleşmeye gider. Karısının kendisine canını vermesini istemesi üzerine Allah’a “Ya ikimizin canını de canını al ya ikimizi de yaşat.” der. Allah ikisine de 140’ar yıl ömür verir. Annesi ve babasının da canını alır. 6- KANLI KOCA OĞLU KAN TURALI HİKÂYESİ Kanlı Koca adında bir Oğuz eri kahraman oğlu Kan Turalı’ya onu evlendirmek istediğini söyler. Ancak oğlan, aradığı kadar kahraman, gözü pek bir kız bulamaz. Babası arar ve Trabzon tekürünün kızının tam oğlunun istediği gibi bir kız olduğuna kanaat getirir. Bir aslanı, bir boğayı ve bir deveyi öldürmek şartıyla verilecek olan kızı, Kan Turalı bu şartları gerçekleştirerek alır. Evlendikleri gece kafirlerin saldırısına uğrar ve savaşırlar. Savaş devam ederken Selcen Hatun eşini arar, bulamaz. Bulduğu yerde de yardım eder. Selcen Hatun’un düşmanı yendiği için övüneceğini düşünen Kan Turalı, Selcen’i öldürmeye karar verir. Ok çekerler; ancak Selcen, okunun başındaki demiri çıkartmıştır. Selcen’i böylece deneyen Kan Turalı ve Selcen, yurtlarına dönerler. 7- KAZICIK KOCA OĞLU YİĞENEK HİKÂYESİ Bayındır Han’ın İç Oğuz beylerini sohbete çağırdığı bir gün, aralarından Kazılık Koca denilen bir bey Bayındır Han’dan akın ister. İzin alınır, Kazılık Koca yararlı ihtiyarlarla birlikte Karadeniz kenarındaki bir kaleye gider. Kalenin Tekürü Kazılık Koca’yı aklar ve esir alır. 16 yıl esir kalan Kazılık Koca’nın 16 yaşına gelmiş olan oğlu Bayındır Han’a giderek babasını kurtarmaya gideceğini söyler. Yanına 24 sancak beyini de alır. Yola çıkmadan gördüğü rüyada Dede Korkut’tan öğütler alan Yiğenek, Allah’a sığınıp dualar ederek tekürü yener. Babasını kurtarır. 8- BASAT’IN TEPEGÖZÜ ÖLDÜRMESİ HİKÂYESİ Basat, Uruz Bey’in Oğuzların göçü sırasında düşürülüp bir aslan tarafından büyütülen oğludur. Uruz’un çobanı Oğuzların yaylaya göç ettikleri sırada bir peri kızıyla çiftleşir. Peri kızı, bunun acısını Tepegöz’ü (çobandan olan çocuğu) Oğuzların içine salarak çıkarır. Tepegöz, çocukların kulaklarını, burunlarını yer; adamları yiyerek öldürür. Basat’ın kardeşi Kıyan Selçuk da Tepegöz yüzünden ölmüştür. Basat gider ve kardeşi uğruna Tepegöz ile savaşır. Önce gözünü yok eder; sonra da öldürür. 9- BEGİL OĞLU EMREN’İN HİKÂYESİ Bayındır Han, Gürcistan’dan haraç olarak bir kılıç, bir çomak, bir at geldiğini görünce kızar. Bunları yiğitlere, boylara veremeyeceğini söyler. Dede Korkut, bu üç haracın da bir yiğide verilmesi yönünde akıl verir. Begil Yiğit, bunları kabul eder. Haraçları alan Begil Yiğit, Gürcistan sınırına yerleşir. Oğuz’a geldiğinde Kazan Bey’in Begil Yiğide avda hünerli olduğunu; ancak bu hünerin ata bağlı olduğunu söylemesi üzerine darılır. Oğuzlara başkaldırışından onu ancak karısı döndürür ve ava çıkmasını söyler. Av sırasında sağ uyluğunu kıran Begil, bunu bir süre saklar. Açıklaması üzerine Tekür bunu duyar ve Oğuz üstüne yürür. Begil oğlu Emren direnir. Allah ona kırk er gücü verir, böylece kafirler yenilir. 10- UŞUN KOCA OĞLU SEĞREK HİKÂYESİ Uşun Koca adında birinin Eğrek ve Seğrek adında iki oğlu vardır. Eğrek, bir gün beyleri çiğneyip Kazan Bey’in karşısına gelir, oturur. Ters Uzamış adında bir bey ona baş kesmediğini, kan dökmediğini, aç doyurmadığını, burada ne aradığını sorar. Eğrek, baş kesmenin, kan dökmenin hüner olduğunu öğrenince Kazan Han’dan akın diler. Kazan Han, kabul eder; üç yüzer verip gönderir. Bu akın sırasında esir düşer. Kardeşi Seğrek, onu kurtarmaya gider. Kafirler, Eğrek kardeşini tanımadığı için bir tuzak kurmak isterler. Seğrek’in bir deli olduğunu, yoldan geçenlerin ekmeğine el uzattığını, bunun üstüne yürürse onu serbest bırakacaklarını söylerler. Eğrek gidince bu kişinin kardeşi olduğunu öğrenir. Kafirleri yenerler. Yurtlarına dönerler. 11- SALUR KAZANIN TUTSAK OLUP OĞLU URUZUN ÇIKARDIĞI HİKÂYESİ: Tarabuzan Tekürü Salur Kazana bir şahin gönderir. Salur Kazan şahincibaşına haber vererek ava çıkacağını söyler. Av sırasında şahin, Taman’ın Kalesine iner. Şahinin arkasından gittiği sırada Salur Kazanın uykusu gelir, 7 gün uyur. Taman, Salur Kazan’ın Oğuz beyi olduğunu öğrenince onu esir alır. Taman’ın eşinin isteği üzerine esir edildiği kuyudan çıkarılan Salur Kazan’dan kafirleri övmesi istenir, ama o övmez. Kardeşi ve oğlu olduğu için de öldürülemez. Oğlu Uruz, Salur Kazan’ı kurtarmaya gelir. Kazan ile oğlu savaştırılır ve Uruz babasını yaralar. Tam bu sırada Kazan Bey Uruz’a babası olduğunu açıklar. Uruz, babasının elini öper, yurtlarına dönerler. 12- İÇ OĞUZ DIŞ OĞUZ ASİ OLUP BEYREK’İN ÖLDÜĞÜ HİKÂYESİ: Kazan 3 yılda bir İç ve Dış Oğuz beylerini toplar, helalini alır, nesi var nesi yoksa yağmalatırdı. Yine Kazan’ın evini yağmalattığı bir zaman Dış Oğuz beyleri gelmez, İç Oğuz beyleri yağma eder. Bunun üzerine Dış Oğuz beyleri Kazan’a düşman olur. Kılbaş adında bir bey Dış Oğuz beylerinden Aruz’un evine gider ve Dış Oğuz beylerinin Kazan Han’a kin beslediğini öğrenir. Kıbaş gittikten sonra Dış Oğuz beyleri yemin eder, Beyrek’in bu yemine katılmasını yoksa öldürüleceğini söylerler. Beyrek, kabul etmez, ancak Dış Oğuz beyleri de Beyrek’e kıyamaz. Aruz Bey, Beyrek’in sağ uyluğunu keser. Beyrek öleceğini anlayınca Kazan Han’a kanını yerde bırakmamasını vasiyet eder. Kazan Bey bunun üzerine İç Oğuz beylerini toplayarak Aruz’un evini yağmalar, kendisini öldürür. Kazan, Dış Oğuz beylerini affeder… Tarihî Kaynaklarda Dede Korkut Hikâyeleri • Câmiü’t-tevârih: Oğuz hükümdarının çağdaşı olarak Korkut Ata’dan söz edilir. • Dürerü’t-ticân: Oğuznâme ve Tepegöz hikâyesinden söz etmektedir. • Selçuknâme: Oğuz beyleri ve hikâyelerdeki bazı olaylardan söz edilmektedir. • Târih-i âl-i Selçuk: Dede Korkut hikâyelerinin girişinde rastladığımız “...ve hem peygamber aleyhi’s-selâm zamanına yakın Bayat boyundan Korkıt Ata koptı” cümlesinin benzerleriyle karşılaşıyoruz. • Câm-i Cemâyin: Dede Korkut’un Oğuzlar arasındaki ününden, kehanetlerinden ve veciz sözlerinden söz edilir. • Şerefnâme: Dede Korkut hikâyelerinde adı geçen Bügdüz Emen’in Hazreti Peygamber’e elçi gönderilmesi anlatılmaktadır. • Târih-i Dost Sultan: Dede Korkut, “Mecusiler hakîmi ve rahipleri olan bakşıların peygamberi” olarak gösterilmiştir • Şecere-i Terâkime: Dede Korkut, Salur Kazan, Eyrek ve Seyrek’den söz edilmektedir. • Seyahatnâme: Dede Korkut’un Demirkapı Derbendi’nde ve Ahlat’ta olduğu söylenen mezarları hakkında bilgi verilmektedir • Tuhfetü’s-sürûr: Dede Korkut kitabından bazı kahramanlardan da söz edilmektedir. • Adam Olearius: Demirkapı Derbendi’nden geçerken o çevredeki mezarları incelemiş ve onlarla ilgili hikâyeleri dinlemiştir. Bu mezarlardan birisinin de Dede Korkut’a ait olduğundan söz etmiştir. KUTADGU BİLİG ▪ KUTATGU BİLİG ▪ 1069 -1070 yıllarında (11. yy) Yusuf Has Hacib tarafından yazılmıştır. ▪ Eser, Doğu Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han'a sunulmuştur. ▪ Aile düzeni, sofra görgüsü, sağlık bilgisi, avcılık, el sanatları, vermektedir. tarım, hayvancılık… gibi geniş konular hakkında bilgi ▪ Mesnevi nazım şekliyle oluşturulmuş ilk eserdir. ▪ 6645 beyitten oluşmuştur. 173 dörtlükten oluşur ▪ Kün Togdı(hükümdar) “gün doğdu, doğan güneş”, adaleti temsil eder. ▪ Ay Toldı (vezir) “ay doldu, dolunay”, baht, talih ve ikbali temsil eder. ▪ Ögdülmiş (vezirin oğlu) “övülmüş”, akıl ve anlayışı temsil eder. ▪ Odgurmış (vezirin kardeşi) “uyanık”, dünya işlerinin sonunu temsil eder. ▪ Eserde bu dört ana karakterin dışında anlamlı adlar taşıyan üç kişi daha vardır: Küsemiş (Ay Toldı başkente geldiğinde ona yardım eden kişi), Ersig (hükümdarın mabeyncisi) ve Kumaru(Odgurmış’un müridi)’dir. ▪ Arapça ve Farsça sözcüklerin de kullanıldığı eser Hakaniye (Karahanlı) Türkçesiyle yazılmıştır. ▪ Viyana, Fergana ve Kahire’de bulunan üç nüshası vardır. ▪ Viyana(Herat) nüshası Uygurca diğerleri Arapça yazılmıştır. DİVANÜ LÜGATİT TÜRK • Kaşgarlı Mahmut, Divanı Lügati't-Türk'e şöyle başlar; • Esirgeyen, koruyan Allah'ın adıyla • "Allah'ın, devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Allah onlara Türk adını verdi. Ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Hak’tan ayrılmayan Türkler, Allah tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile birlikte olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler, Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri, kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır, onlara derdini dinletmek, bu suretle her türlü arzuya nail olabilmek için Türkçe öğrenmek gerekir. ▪ 1072-1074 yılları arasında (11. yy) Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmıştır. Eser, Ebu'l Kasım Abdullah'a sunulmuştur. ▪ Divanü Lugati’t-Türk’ün tek yazma nüshası vardır. Bu nüsha Diyarbakırlı Ali Emirî Efendi tarafından 1917 yılında bir sahaftan satın alınmıştır. ▪ Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılmıştır. ▪ Beyitlerin çoğu ise aruz vezniyledir. ▪ Türkçenin ilk sözlüğüdür. ▪ Türkçenin ilk dil bilgisi kitabıdır, Kaşgarlı Mahmut da ilk dil bilimcisidir. ▪ Eserde 7500 sözcüğün açıklaması yapılmıştır. Sözcüklerin karşılıkları Arapça olarak yazılmıştır. ▪ Sözlük yönünün dışında, coğrafya, Türk sosyolojisi, tarihi, edebiyatı, gelenek ve görenekleriyle ilgili bilgiler de içermesi bakımından eser ansiklopedik özellikler taşır. ▪ Eserin edebiyat dünyasında tanınmasını sağlayan Besim Atalay’dır. Kitabın bölümleri şunlardır; 1.Hemze kitabı 2.Salim kitabı 3.Muzaaf kitabı 4.Misal kitabı 5.Üçlüler kitabı 6.Dörtlüler kitabı 7.Gunne kitabı 8.İki harekesiz harfin birleşmesi kitabı ATABETÜ’ L HAKAYIK (Gerçeklerin Eşiği) ▪ 12. yüzyılda Edip Ahmet Yükneki tarafından yazılmıştır. ▪ Atabetü'l Hakayık, Emir Sipehsalar'a sunulmuştur. ▪ Ayet ve hadislere dayanarak İslam ahlakını öğretmek amacıyla yazılmıştır. ▪ İslami ve ahlaki bilgiler, öğütler veren bir kitaptır. ▪ Hakaniye Türkçesiyle kaleme alınmıştır. ▪ Arapça ve Farsça sözcükler sıkça kullanılmıştır. ▪ Aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Kutadgu Bilig’in kalıbı ile yazılmıştır. ▪ Eserde 46 beyit 101 dörtlük vardır. ▪ Eserin girişi mesnevi şeklinde yazılmış, asıl konu hece ölçüsüyle oluşturulan dörtlüklerle yazılmıştır. ▪ Dörtlükler aaxa şeklinde mani tipiyle kafiyelenmiştir. ▪ Edip Ahmed'e göre de bilginin faydası veya bilgisizliğin zararı açıkça görülmektedir. Bilgi, mutluluk yoludur. Kemik için ilik ne ise, insan için de bilgi odur. Bilgisiz insan hiç bir şeydir, bir ölüdür. Bilgisize doğru söz ve öğüt tatsız, faydasız gelir. Yaradan Tanrı ancak bilgili olmakla bilinir; insanın kendisi de bilgi ile yükselir. Bilginin temeli olan akıl, insanın gerçek ziynetidir. ▪ Eser, Necip Asım tarafından bulunup yayınlanmıştır. ▪ Eserin karşılaştırmalı en büyük yayımını Reşit Rahmeti Arat yapmıştır. • Atabetül Hakayık Nüshaları 1) Semerkant Nüshası 2) Ayasofya Kütüphanesi 4757 Numaralı Nüsha 3) Topkapı Sarayı Kütüphanesi Nüshası 4) Uzunköprü Nüshası DİVAN-I HİKMET ( Hoca Ahmet Yesevi) ▪ 12. yüzyılda Tasavvuf edebiyatının kurucusu Hoca Ahmet Yesevi'nin "hikmet" adı verilen şiirlerinin toplandığı bir eserdir. ▪ Eser 144 şiir ve bir münacattan oluşmuştur. ▪ Hakaniye lehçesiyle yazılmış olan eserde Arapça ve Farsça sözcükler azdır. ▪ Hikmetler, tasavvufi halk şiirinin ilk örnekleridir. ▪ Sade ve yalın bir dil kullanılmıştır. ▪ Aruz ve hece ölçüsü bir arada kullanılmıştır. ▪ Dörtlük ve beyitle yazılmıştır. ▪ 144 hikmet ve bir münacaattan oluşur ▪ İlahî aşkı konu edinmiştir. ▪ Yalın bir dil ve canlı bir üslup kullanılmıştır. ▪ Şiirler, lirik ve didaktik özellikler taşır ANONİM TÜRK HALK EDEBİYATI • BİLMECE • Bir varlık, kavram ya da nesnenin adını anmadan özelliklerini üstü kapalı söyleyerek onun ne olduğunu dinleyene buldurmayı amaçlayan sözlerdir. • Divan edebiyatında …………………… ve ……………….. olarak kullanılır. • Bilmecenin özünü soru oluşturur. • Mitolojik kökenli bir türdür. • İlk örnekleri Codex Cumanicus adlı eserde geçmektedir. • Yapılarına göre ikiye ayrılır. • Manzum bilmeceler • Mensur bilmeceler • LÛGAZ: Herhangi bir nesnenin ya da varlığın özellikleri anlatılarak yazılan manzum bilmecedir. • MUAMMA: Muamma "gizlenmiş, saklanmış" anlamına gelir. Divan edebiyatında isimler üzerine düzenlenen manzum bilmecelerdendir. • Dinle sözümü Hilmi Şahballı İlk defa cennete giden kim idi Yeryüzünde insan nesli yok iken Evlenip ilk yuva kuran kim idi “Sefinenin başı girerse limana O memduhun ismi çıkar meydana” Arapça “sin” Arapça “liman kelimesinin başına eklenirse “Süleyman” olur Bende yok sabr ü sükûn, sende vefadan zerre; “İki yoktan ne çıkar” fikr edelim bir keren Olumsuzluk ekleri: “Nâ” ve “bî” olduğuna göre Cevap: “N + BΔ dir. Bu beyit muammaya güzel bir örnektir.) • NİNNİ • Daha çok dörtlükle ve 7-8'li hece ölçüsüyle söylenir. Bu bakımdan mâniye benzer. Ancak ninnilerde bu kalıpların dışına da çıkılmıştır. • Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “ninni” karşılığı olarak “balu balu” ifadesi kullanılmaktadır. • Dize sayısı iki, üç, dört olarak hazırlanır; lakin bent şeklinde de hazırlananlar vardır. • Nesir biçiminde ninniler de vardır. • Ninniler konu bakımından evrenseldir. • Ninnilerde kadınların his duyguları saklıdır. • Türk ninnileri üzerine ilk çalışmayı Macar Türkolog ……………………………….yapmıştır. • İlk ninni örneği Şeyh Galip’in ……………….adlı eserinde yer almaktadır • TEKERLEME • Bazı sözcüklerin, seslerin tekrarlanması; ölçü, uyak gibi özelliklere uyularak oluşturulan anlamlı, anlamsız serbest konulu sözlerdir. Genelde masalların başında söylenir. Konu, şekil ve muhteva bakımından sınırları çizilmemiştir. • Tekerlemeler şekil bakımından manzum, yarı manzum ve mensur olmak üzere üçe ayrılır. • Tekerlemelerin ilk örneği Divan-ı Lügatı Türk adlı eserde geçmektedir. • Tekerleme türleri Masal tekerlemeleri Tören tekerlemeleri Oyun tekerlemeleri Bağımsız tekerlemeler Sayışmacalar Yanıltmaca • Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde deve tellal iken, sinek berber iken, katır çalgıcı, eşek köçek iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir... varmış. • ………………………………………………………………………………………………………………………………………. • TÜRKÜ • Özel bir ezgiyle söylenen bir nazım biçimi ve türüdür. Halk şiirinin öteki türlerinden ezgisiyle ayrılır. • Genellikle bent ve kavuştak bölümünden oluşur. Bent, türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bölümdür. Kavuştak ise bendin sonunda tekrarlanan “nakarat” tır. Bu bölüme “bağlama" da denir. • Bent ve kavuştaklardaki dize sayısı iki-dört arasında değişir. Kimi türkülerde kavuştak olmayabilir. • Bent ve kavuştaklar kendi aralarında değişik biçimlerde uyaklanır. • Yapılarına göre genellikle yedili, sekizli, on birli hece ölçüsüyle söylenir. • İlk örneği …………………………………tarafından verilmiştir. • Türkü kelimesinin ilk geçtiği eser ………………………………………’dır • Türkü formunun mucidi ………………………………………………………. Altı kardeş idik bindirdik ata Hürü'yü yolladık üç köyden öte Kızılırmağa varınca oldu bir hata Nettin Kızılırmak allı gelini Gelini gelini benim yarimi Evde kaynanası evi bezedir Yolda kaynatası yolu gözedir Gelinsiz haneyi kime bezedir Çamlığı başında tüter bir tütün Acı çekmeyenin yüreği bütün Ziyamın atını pazara çekin Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler Uzun olur gemilerin direği Yanık olur anaların yüreği Ne sen gelin oldun ne ben güveyi Onun için açık gider gözlerim A) Usullü Türküler (Kırık Havalar) "Usullü türküler genellikle oyun havaları olup Konya'da "oturak", Urfa'da "kırık hava", Ege'de "zeybek", Ordu, Giresun, Trakya ve Marmara'da "karşılama", Harput'ta "şıkıltım", Karadeniz kıyılarında "horon", Isparta ve Eğridir'de "datdiri", Kars ve Erzurum'da "Sümmani ağzı" adlarıyla da anılmaktadırlar. Bunlar, belli süre birimlerine bağlı kalınarak yakılmış türküler olduğundan ölçülü türküler de denir. Bu oyun havalarından başka, "güzelleme", "koşma", "ninni", "taşlama" ve "yiğitleme" de bu bölüm içinde yer almaktadır. B) Usulsüz Türküler (Uzun Havalar) Usulsüz olanlar, süre birimine bağlı kalmaksızın nota değerleri ile usulsüz olan türkülerdir. Uzun havalar şeklinde genel bir ad taşıyan bunların ayrıca "ağıt", "bozlak", "Çukurova", "divan", "hoyrat", "kayabaşı", "koşma", "maya", "türkmani" adları taşıyan çeşitleri de bulunmaktadır." •Fıkra • Fıkralar hayatın içinden alınmış bir vakaya dayanır. • Kısadır fakat yoğun bir anlatım zenginliğine sahiptir. • Fıkralarda beşerî kusurlar, günlük aksaklıklar, gülünç olaylar, eski ile yeni arasındaki çatışmalar konu edilir. • Fıkralar, ince bir mizah, ibret veren bir kıssadan hisse esprisini ihtiva eder. • Nazım değildirler, nesir olarak konuşma üslubunda anlatılır. • Fıkralarda, anlatıcının ses tonu şive ve ağız taklidiyle, jest ve mimiklerle desteklenir ve fıkranın minik bir teatral sunumu andırması sağlanır. • Fıkra kahramanları reel hayatta örnekleri olan kişilerden, tiplerden seçilmiştir (yeniçeri, imam, bekçi, sarhoş vb.). • Fıkralarda zaman ve mekân (masallarda olduğu gibi) belirsizdir. • İncili Çavuş: Fıkralarının konusu kendi hayatıdır. I. Ahmet döneminde saray dışında halkta fıkralara konu olabilmektedir. Aykırı, üçkâğıtçı tiplerin karşısında, halkın yanında yer alır. Fıkralarında Osmanlı toplumunun hayat tarzından sahnelere rastlarız. • Bekri Mustafa: 17. yüzyılda, IV. Murad döneminde İstanbul’da yaşadığı sanılmaktadır. Yakın çevresini –fıkralarından hareketle- başta Agop olmak üzere meyhaneciler, mahalle halkı oluşturmaktadır. • Kemine: Türkmenistan’ın Sarahs şehri yakınlarında 1770’de doğup, 1840’da vefat etmiştir. Mahtumkulu’nun öğrencisi olan Kemine önde gelen Türkmen şairlerindendir. • Esenpulat: Türkmenistan’ın Golyazmaları arşivinde bulunan belgelere göre Türkmenlerin Teke kolunun Garayörme tiresine mensuptur. Ş.Halmuhammedov’a göre 1826 – 1874 tarihleri arasında yaşamıştır. Babasının adı Cürli’dir. Hayatının son dönemini Aşkabat’ta geçirmiştir. Fıkralardan oldukça fakir biri olduğunu anlıyoruz. • Ahmet Akay • Kırım Türkleri arasında tanınan bir fıkra tipidir. Fıkraları çoğunlukla Yalta yakınlarında Özenbaş kasabasında geçtiği için orada yaşadığı kabul edilir. Ayşe Şerefe adında eşi ve Eyüp adında oğlu olduğu yine fıkralarından anlaşılmaktadır. Ahmet Akay çok kurnaz bir söz ustasıdır. • Molla Zeydin: Uygur Türklerinin Seley Çakkan’la birlikte önde gelen fıkra tipidir. Turfan’ın Lükçük kentinde doğmuştur. Yaşadığı dönemin sevimsiz olaylarını diline dolar. Hakkındaki ilk eser 1984’te Molla Zeydin Hekkide Kisse adıyla yayımlanmıştır. • Kuyrukçuk (Kudaybergen): Asıl adı Kuyrukçuk Ömürzak Uulu olan fıkra tipi Kırgız mizah sanatının temsilcisidir. 1866’da Narın vilayetinin Cumgal bölgesindeki Kızıl Tuu köyünde doğdu. Raşitizmden dolayı çok geç yürüyebildi. Babası çok fakirdi. Açık sözlü, hazırcevap bir tiptir. Nasreddin Hoca’dan bahseden en eski kaynakları, şu şekilde sıralayabiliriz: 1. Ebu’l- Hayr-ı Rumȋ’nin “Saltuknȃme” 2. Mehmed Gazalȋ’nin “Dafiü’l- Gumum Rafiü’l- Humum” 3. Güvahȋ’nin “Pendnȃme” 4. Basȋrȋ’nin “Letȃȋf” 5. Lȃmiȋ Çelebi ile oğlu Abdullah’ın “Mecmaü’l- Le Letȃȋf” 6. Hüseyin veya Hasan Abdi tarafından kopya edilen “Hikȃyet-i Kitȃb-ı Nasreddin” 7. Bayburtlu Osman’ın “Kitȃb-ı Mir’ȃt-ı Cihȃn” 8. Taşlıcalı Yahya’nın “Gencine-i Rȃz” ve “Usȗlnȃme” (?) 9. Kaygusuz Abdal- Budalaname 10. Nev’izȃde Atȃyȋ’nin “Sohbetü’l Ebkȃr” 11. Evliya Çelebi’nin “Seyahatnȃme” MASAL • Masallar tamamiyle hayal gücü ürünüdür. Gerçekle organik bir bağ söz konusu değildir. • Merak duygusunu en fazla uyandıran türdür. • Masal anası, masalcı, masal ninesi adı verilen kişiler tarafından anlatılır. • Türk masallarında kötü tipe “köse” adı verilir. • Mensur bir yapıya sahiptir. Nazım-nesir (şiir-düz yazı) karışık olan masal örnekleri de vardır. • Sunduğu evreni inandırıcı kılma gibi bir kaygı söz konusu değildir. • Dini ve milli motifler yer almaz. • Masallar, meydana geldiklerinde bir kişinin malıyken, yaygınlaştıkça, yöreden yöreye, ülkeden ülkeye geçtikçe halkın malı olur. Masal, anonim bir türdür. • Masallarda genellikle iyilik – kötülük, doğruluk – haksızlık, adalet – zulüm, alçakgönüllülük – kibir… gibi zıt durumların temsilcisi olan kişilerin mücadelelerinden veya insanların ulaşılması güç hayallerinden söz edilir. • Masallarda yer ve zaman kavramları belirsizdir. Mekan adı olarak genellikle “Hint, Yemen, Kaf Dağı, Çin, Maçin” kullanılır. • Anlatımda genellikle geniş zaman veya öğrenilen geçmiş zaman kipi (-mişli geçmiş) kullanılır. • Anlatım kısa ve yoğundur. • Masal kişileri her tabakadan seçilebilir. Masallarda cinler, periler, devler de rol alır. • Türk masalları ile ilgili derleme yapan ilk kişi Ziya Gökalp’tir. • . Türk masalları ile ilgili ilk önemli bilimsel çalışmalar ise lgnacz Kunos’a aittir. • Masalların Yapısı • Döşeme Bölümü: Masalın başlangıç bölümüdür. Bu bölüm giriş tekerlemesi ile başlar. Bu bölümde kısa veya uzun bir tekerleme ile dinleyici veya okurlar masalın olağanüstü dünyasına hazırlanır • Olay Bölümü: Kendi içinde serim, düğüm, çözüm bölümlerine ayrılır. Asıl olayın anlatıldığı bölümdür. • Dilek Bölümü: Masalın olumlu bir sonuca bağlandığı bölümdür. Bu bölüm genellikle bitiş tekerlemesiyle son bulur. Bu bölümde hem masal kişilerine hem de dinleyicilere yönelik iyi dilekler sunulur. BAŞLANĞIÇ FORMELİ Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Allah’ın deli dolu kulları çokmuş; bizden delisi hiç yokmuş. Masalı dinleyen çok, anlatan hiç yokmuş. Masal masal maniki, oğlu uşağı iki, kuyruğu var on iki. Kuyruğunda beni var, kulağında çanı var. GEÇİŞ FORMELLERİ Konarak, göçerek, lale sümbül biçerek… Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik Manastırdan, Tire’den, ben söyleyeyim buradan, siz dinleyin oradan… ‘’Tepelerden yel gibi, derelerden sel gibi, Hamzayı pehlivan gibi. Konarak göçerek, lale sümbül biçerek, kahve tütün içerek, elinden almış un gibi tozarak, her memleketten haber olarak, neyse uzatmayalım…’’ BİTİŞ FORMELLERİ Gökten üç elma düştü… Yiyip yiyip muratlarına gittim. Bana da bir heybe çerez verdiler, eşeğime yükledim. Eşeğimin ayakları mumdan, gözleri camdan. Çok acele ettiği halde yetişemedim. Gün doğuverdi, mum eridi, camlar patladı, çerezler taş oluverdi. Şimdi onlar geçinip duruyorlar. Ben de oradan geçiyordum, bana biraz pilav, derde verin, dedim de aşçı kepçe ile elime nasıl vurduysa kendimi attım. Kendimi attım da burada buldum. • Binbir Gece Masalları (Elf Leyle ve’l-Leyle): • Hikâyelerin temel çerçevesi, Pers Şahı Şehriyar'ın eşi tarafından aldatıldıktan sonra tüm kadınlardan intikam almak için her gece yeni bir kadınla evlenip sabahında onu idam ettirmesi üzerine kuruludur • Sindbad'ın Maceraları, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Alaaddin'in Sihirli Lambası en bilinenleridir. • Prens Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi: Kansu vilayetindeki Bin Buda mabetlerinde bulunan bu eserde, iyi yürekli bir şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek amacıyla çok değerli bir mücevheri ele geçirmek için çıktığı maceralı yolculuk anlatılır. • Kelile ve Dimme: • Beydeba tarafından kaleme alınmış fabl tarzında hikâyeler barındıran bir hikâye kitabıdır. • Eser, adını ilk bölümündeki bir hikâyenin kahramanı olan iki çakaldan almıştır; “doğrunun ve dürüstlüğün” simgesi “Kelile” ile “yanlışın ve yalanın” simgesi “Dimne”. Masal Tip Katalogu • Anti Aarne –The Types fo Folktare • Hayvan Masalları • Asıl Halk Masalları • Fıkralar • Stith Thompson- Motif Index of Folklor-Literatura • Hayvan Masalları • Asıl Halk Masalları • Şakalar ve Anekdotlar • Formulle Başlamayan Masallar • Sınıflamaya Girmeyen Masallar • Eberthard- Bortav TypenTurkıscher Volksmarchen • Hayvan Masalları • Asıl Halk Masalları • Fıkralar • Zincirmele Masallar • Sınıflamaya Girmeyen Masallar • Hans-Jörg Uther- The Types International Folktales Antti Aarne’nın Sınıflaması • Hayvan Masalları • Asıl Halk Masalları • Fıkralar • Hayvan Masalları • Asıl Halk Masalları • Fıkralar ve Anekdotlar • Formülle Başlayan Masallar • Sınıflamaya Girmeyen Masallar FORMEL (KALIPLAŞMIŞ SÖZ) • TEKERLEME NİTELİĞİNDE OLUR • MASALIN ANA OLAYIYLA İLİŞKİSİ YOKTUR • MASALLARIN GİRİŞ KISMINDA VERİLİR • DİNLEYİCİYİ MASALA BAĞLAMA AMACI İLE KULLANILIR, • SAİM SAKAOĞLU’ nun FORMEL TASNİFİ • BAŞLANĞIÇ FORMELİ • GEÇİŞ FORMELLERİ • BİTİŞ FORMELLERİ • BENZER DURUMDA KULLANILAN FORMELLER Kült inancı • Tanrıya, ilahi yada öyle kabul edilen varlıklara ya da tanrının özel sevgisine mahzar olmuş varlıklara gösterilen saygıdır. İnanç ve bağlılığı göstermek amacıyla belirli bir takım hareketleri yapmak, ibadet etmek, puta tapmak, toteme tapmak kültün içine girer. Bunun yanında bu işi yaparken kullanılan cisimlerde kült ürünüdür. • Ağaçların, özellikle kayın ağacının kutsal sayılması ve Tanrı ile bağlantı kuran bir vasıta olarak görülmesidir. • Bozkurt, İslamiyet öncesi dönemlerde Türklerce kutsal sayılmıştır ve daha sonraki dönemlerde de bir Türklük sembolü olmaya devam etmiştir. Tarihsel araştırmalar bu sembolün batıya göç eden Hunlar, Kıpçaklar ve Peçenekler gibi çeşitli Türk halkları tarafından soylarını ifade etmek için kullanıldığını göstermektedir. • Atalar, Dağ, su, yer, ağaç, orman, ayı, at, ay, güneş, yıldızlar, bozkurt, turna, kartal, demir ve ateş. • Türklerde ruh veya ova kültü yoktur. • MEMORAT • Olağanüstü varlıklarla görme, dokunma, hissetme ve konuşma yollarından biriyle kurulan iletişime dair kişisel hatıralara verilen addır. • "Hastanede hasta yatarken umudumu kesmiştim. İçeriye nur yüzlü, beyaz sakallı bir dede girdi. Elini omzuma koydu, 'korkma' dedi. O günden sonra hızla iyileştim. Ne doktorlar ne hemşireler o dedeyi görmemiş.« • TENASÜH ( Ruh Göçü) • İnsan ruhunun ölümsüzlüğü ve ölümden sonra bu dünyada veya başka bir âlemde varlığını tekrar sürdüreceği inanmasıdır. • Dünyadayken sevgiliye hiç yakın olamayan ve sürekli acı içinde kıvranan âşık, ölümden sonra çareyi toprağa, bitkiye vs. dönüşerek sevgiliye yakın olma imkânı bulur. Bu sayede aşık sevgiliye olan özlemini giderir. •MİTOLOJİ • Mitlerin Özellikleri • Doğaüstü varlıkların eylemlerinin öyküsünden oluşur • Bu öyküler kesinlikle gerçek ve kutsal kabul edilir. • Her zaman bir yaratılışla ilgilidir, bir şeyin yaşama nasıl geçtiğini ya da davranışın, bir kurumun, bir çalışma biçiminin nasıl yaratılmış olduğunu anlatır. • İnanç sisteminin içindedirler, yani inançtırlar. Bir başka deyişle mitler, eski dönemlerde inanç sisteminin şekillenmesinde önemli bir görevi yerine getirmiştir. • Yer ve zaman meftunu bilinmez. • Sıradan kahramanlara yer verilmez • Türk Mitolojileri • Türkler animizim temelli bir inanç olarak dünyadaki tüm varlıkların ruhları olduklarına inanırlar. Altay Şamanlarına göre bu ruhlar ve yaşadıkları yerler şunlardır: • Körmös: Yerin altı • Kuday : Gökyüzü • Yir-sub : Yeryüzü • Altay Şamanlarına göre ruhlar ikiye ayrılır: • Töz( başlangıçtan beri var olan) ve yayan-neme ( sonradan yaratılan) • Kara Tözler: Erlik, Erlik’in oğulları ve kızları • Aru Tözler: Ülgen, Ülgen’in oğulları ve kızları, Yayık, Suyla, Karlık, Utkucu, Yer ve Dağ ruhları • Türk Mitolojisine Ait Terimler • Şamanizm: Batıl inanç • Gök Tanrı: Türkler göre dünya, yerin altı, yerin üstü ve gökyüzünden oluşmaktadır. Gök Tanrı ise dünyayı yöneten Türk Tanrısıdır. • Ülgen: Gökyüzünde yaşayan yönetme gücü ve yetkisi olan ruhtur. • Yayık: Ülgen’in yeryüzüne insanlara can vermesi ve onları tüm kötülükten koruması için gönderdiği bir ruhtur. • Suyla: Ülgen’e ait bir unsur olup görevi hayatlarını kontrol etmektir ve değişiklikleri Ülger’e bildirmektir. • Karlık: Suyla ile aynı özelliklere sahip • Talay Kan: Denizlerin hakimi • Utkuç: Ülger ile ona insanoğlundan mesaj getiren Şamanlar arasında elçilik görevi yapar • Erlik: İnsanlara ve hayvanlara hastalık ve çeşitli felaketler aracılığıyla zarar veren ve yeraltında yaşayan ruhtur. • Ak Ana: suda yaşayan, sonsuz sulardan çıkıp, Ülger’e yaratma emri veren tanrıçadır. • Umay: Çocukları ve hayvan yavrularını koruyan ruh • Mangdışıre: Erlik’ e savaş açan ve onun dünyasını yıkan yardımcı ruh • Maytere: Tanrının yardımcılarından biri, Erlik’in affedilmesi için Ülger’e yalvarır. • Ana Maygıl: Su Tanrısı • Ayzıt: Güzellik tanrıçası • Alkız( Alkarası): Lohusa dönemindeki kadınlara ve atlara musallat olan ruh • Etioloji Mitler: Herhangi bir şeyin kökeniyle ilgilenir Apollon'un zulmettiği ağaçların perisi Daphne ile ilgilidir. Eros, Apollo'ya Daphne'ye aşık olmak için bir ok attı, ancak bu Apollo'dan kaçmayı başardı; Zulüm görürken, Daphne, nehrin tanrısı ve Daphne'nin babası Peneus'tan yardım istedi. Sonra onu bir defne ağacına dönüştürdü. O andan itibaren bu ağaç Apollo'ya kutsal oldu..Anlatıya göre, bu nedenle defne ağaçları güçlü Akdeniz güneşinin etkilerine karşı çok dayanıklıdır ve yaprakları insanlara iyi bir gölge sunar.. • Askataloji Mitler: İnsanın ve dünyanın geleceğiyle ilgili mitler, kıyamet mitleri de olarak bilinir. • Ragnarok, büyük bir savaşla başlar. Tanrılar ve devler arasındaki bu savaşı, Odin'in liderliğindeki tanrılar kazanır, fakat bu savaşta birçok tanrı ölür. Odin, Thor, Freya, Loki ve diğer birçok tanrı savaşta hayatını kaybeder. Savaşın sonunda dünya yok olur, ancak bu sonun ardından yeni bir dünya yeniden doğar. Ölüm ve yıkım, yeni bir düzenin başlangıcını işaret eder. Yeni bir evrenin ve insanlık çağının ortaya çıkacağına inanılır. İskandinav mitolojisinde, bu kıyamet ve yeniden doğuş döngüsü evrenin sonsuzluğunu ve her şeyin bir gün sona erip yeniden başlayacağını simgeler. • Teogoni Mitler: Tanrılarla ilgili mitler Başlangıçta yalnızca Nammu vardı — sonsuz, karanlık bir su kütlesi. O, hem ana hem de yaratıcıydı. Tüm tanrıların annesi sayılırdı. Nammu, suyun içinden An (Gökyüzü Tanrısı) ve Ki (Yeryüzü Tanrıçası)’yı doğurdu. An ve Ki birleşerek yeni tanrılar yarattılar. Bunların en önemlisi Enlil idi. Enlil, An ile Ki'nin oğluydu. An göğe yükseldi, Ki ise yeryüzünde kaldı. Enlil, gökyüzü ile yeryüzünü ayırarak dünyayı düzenledi. Rüzgârı ve havayı kontrol eden bir tanrı olarak, hem yeryüzüne hem tanrılara hükmetmeye başladı. Ardından Enki (ya da Ea) doğdu. Enki, bilgelik, su ve büyü tanrısıydı. Yeraltı sularında yaşardı ve insanları yaratmakla görevliydi. • Antropogoni Mitler: İnsanın nasıl yaratıldığını anlatan mitler • Maya inancında ilk insanlar çamurdan yapılır ancak çok yumuşak ve dayanıksız oldukları için kısa sürede yok olur. İkinci denemede tanrılar insanları ağaçtan yapar fakat bu insanlar ruhsuz ve duygusuz olur. Tanrılara ibadet etmedikleri için yok edilir. Efsaneye göre, bu ağaçtan insanlar maymunların ataları olarak görülür. Son olarak tanrılar, mısır unundan insanları yaratır. Bu insanlar güçlü, akıllı ve tanrılara tapınmaya hazırdır. Maya halkı bu insanları kendi ataları olarak kabul eder. Kozmogonik mit: Mitlerin yer verdiği en temel konu, evrenin ve dünyanın ortaya çıkışı hakkındadır. Bilinmeyen zamanlarda evrenin nasıl oluştuğu, ardından düzenin nasıl sağlandığı hakkındaki anlatılardır. Ginnungap adı verilen uçsuz bucaksız boşluğunda başlar. Bu boşluğun bir yanında buzlar ülkesi Niflheim, diğer yanında ateş diyarı Muspelhem bulunur. Bir gün, bu iki dünya arasındaki boşlukta eriyen buzlardan Ymir’in terlemesinden ilk devler türemeye başlar. Aynı süreçte, eriyen buzlardan Audhumla adlı bir inek ortaya çıkar. Audhumla, buzları yalayarak Buri adında bir varlığı serbest bırakır. Buri’nin soyundan Odin, Vili ve Ve adında üç tanrı gelir. Odin ve kardeşleri Ymir’i öldürerek onun bedeninden dünyayı yaratır. Etinden gökyüzünü, kanından denizler ve nehirler, kemiklerinden dağlar, kafatısından gökyüzü, beyninden bulutlar, kaşlarından Midgard( insanların yaşadığı dünya) oluşur. • EFSANELER • Kısa, dini ve inandırıcı olma yönleriyle halk anlatımları arasında dinleyici etkileme ve akılda kolay kalma özelliğine sahip olan efsaneler ilk başlarda mitlerin devamı olarak kabul edilmiş, halk arasında sözlü geleneğe bağlı olarak gelişmiş ve yayılmıştır. • Özellikleri: • Şahıslar, yerle ve olaylar üzerine anlatılır. • Anlatılanların inandırıcılık vasfı vardır. • Efsaneler genellikle tek motiften oluşur • Efsanenin temelini inançlar oluşturur. • Sonu genellikle acıklı sonla biter • Efsanelerin gerçekliğine inanılır. • Hacim olarak kısa olup konuşma diliyle biter. • Nigâr, köyün en güzel kızlarından biridir ve dokuz kardeşin en büyüğü olduğu için ev, tarla, bağ ve bahçe işlerinin tamamı onun üzerindedir. Bir gün köyün kızlarıyla birlikte tarlaya giderken karşıdan bir atlının geldiğini gören Nigâr, bu delikanlıya âşık olur. İlerleyen zamanlarda bu genç, yeniden Nigâr’ın karşısına çıkar ve onu sevdiğini, evlenmek istediğini söyler. Nigâr ise, ailesinin yabancıya kız vermeyeceğinden emindir. Bunun üzerine genç adam, ailesini köyün muhtarı ile Nigâr’ın evine yollar; fakat yine de sonuç değişmez ve gençler birbirlerine kavuşamazlar. Buna rağmen, köyün çöpçatan teyzesi, sonunda Nigâr’ın babasını ikna eder ve törelerine göre de istediği başlığı vereceğini söyler. Düğün hazırlıkları yapılır ve gelin alayı davul, zurna çalarak eğlenmeye başlar. Ne var ki düğünlerde davul çalmamak, eski ulemanın aşırı eğlenceye kaçılmaması için koyduğu bir kuraldır. Tepe yamacına gelen düğün alayı, bu kuralı çiğner ve o anda şimşekler çakmaya, rüzgâr hızlı bir şekilde esmeye başlar. Sonuç olarak herkes taş kesilir, zavallı delikanlının âkıbeti ise belli değildir. O günden sonra bu köyde davul çalmak yasaktır ve herkes bu kurala uymaktadır. Bunun üzerine, Sis Kralı yukarıdan, Misis Kralı aşağıdan başlamışlar su yolunu yapmaya, Sis Kralı su yolunu yontma taşlardan, çok güzel, sağlam biçimde yaptırmaya uğraşırmış. Ama taş yol bu. Peynir değil ki doğrana, çamur değil ki sıvana. Sonunda Misis’lilerin yolu bitmiş. Su gelmiş kentin kapısına dayanmış. Dayanmış dayanmasına ama, kız buna dayanamamış. Kaldırmış kendisini kayalıklardan aşağıya atmış. Derler ki Anavarza o günden sonra bir daha şenlik nedir bilmemiş. Kentin evlerinden neşe dolu kahkahalar yükselmemiş. Bu parçada sözü edilen halk anlatısı aşağıdakilerden hangisidir? A) Destan B) Hikaye C) Masal D) Efsane E) Roman • MANİ • Anonim Halk şiirinde en küçük nazım biçimidir. • Yedi heceli dört dizeden oluşur. • Uyak düzeni aaxa şeklindedir. • Birinci ve üçüncü dizeleri serbest, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı maniler de vardır (xaxa). • Manilerin ilk iki dizesi uyağı doldurmak ya da temel düşünceye bir giriş yapmak için söylenir. Temel duygu ve düşünce son dizede ortaya çıkar. Başlıca konusu aşk olmakla birlikte her türlü konuda da söylenmiştir. • Fars edebiyatındaki “rubai” nin etkisiyle doğduğu sanılmaktadır. • Divan edebiyatındaki "tuyuğ'un Türkler tarafından yaratılışında "mâni"nin etkisi vardır. Atabetül Hakayık adlı eser mani nazım biçimiyle yazılmıştır. • Halk kültüründe Goşa(Koşa) olarak bilinir. • Maniler her konuda yazılabilir ancak ana teması sevgidir. • Tam Mâni/Düz Mani: Yedili hece ölçüsüyle kurulan ve tek dörtlükten oluşan mânilerdir. Kafiye şaması aaxa şeklindedir. Gidene bak gidene Güller açmış dikene Mevla sabırlar versin Gizli sevda çekene • Kesik Mâni/ Cinaslı Mani: İlk dizesinde hece sayısı yediden az olan mânilerdir. Cinaslı uyaklarla kurulur. Kafiye şaması aaxa şeklindedir. Yâra benden Selam ey yâra benden Ben gitmem o da gelmez. Bitmez bu yara benden. Böyle bağlar Yâr başın böyle bağlar Gül açmaz bülbül ötmez Yıkılsın böyle bağlar • Artık Mâni (Yedekli Mâni):Tam maniye iki dize eklenmesiyle kurulur. Kafiye şeması aaxa+xa biçimindedir. Ekin ektim bitmiyor. Boya vurdum tutmuyor. Aramızda dağlar var. Elim yâre yetmiyor. Şekerli yemek yaptım, Boğazımdan gitmiyor. Katar Mani: Bir konu bütünlüğü içinde birbiri ardı sıra gelen manilere Katar Mani denir. Bu mani çeşitlerinden başka, Karşılıklı Katar Manileri, Düğün Manileri, Saya Manileri, Şehir Manileri, Ramazan Manileri, Çağatay Manileri, Gagavuz Manileri, Müstezat Gagavuz Manileri ve Kerkük Manileri olmak üzere çeşitleri vardır • Deyiş: İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır. • Maniler, halk arasında yaygın olarak kullanılan, genellikle karşılıklı söylenen bir nazım türüdür. Aşağıda gelin-kaynana arasında karşılıklı söylenen maniler yer almaktadır. Rafta hedik kaynana Dişi gedik kaynana Oğlun çerez getirdi Sensiz yedik kaynana Tereye petek koydum İçine ipek koydum Gelinimin adını Zincirli köpek koydum • Ayaklı Mani Kesik manilerin birinci dizesinin doldurularak söylenen şeklidir. Ah o beni o beni Kakül örtmüş o beni Ben yarimi unutmam Unutsa da o beni Yara sızlar yar sızlar Ok değmiş yara sızlar Yaralının halinden Ne bilsin yarasızlar • ALKIŞLAR-KARGIŞLAR • Alkış, halk edebiyatı ürünleri içinde “ iyi dilek dilemek, dua etmek, karşıdakinin iyiliğini isteme” anlamları taşıyan bir kavramdır. • Kargış “beddua etme, ilenme, karşıdakinin kötülüğünü istemeye yönelik söz söylemektir. • Alkışlar konuşmayı süsler, duyguları belirtir, anlamı pekiştirir. • Lokmasını sert ver Yarabbi. Helal lokma yiyip karnı doymasın. Yansın ocağın duman tütmesin. • Allah utandırmasın. Allah namerde muhtaç etmesin. Allah analı- babalı büyütsün. TÜRK HALK HİKAYELERİ •Halk hikâyelerinin girişinde, masallardaki kadar olmasa bile, kalıplaşmış sözler de görülür ( Formel ifadeler) •Halk hikâyelerinin dili sözlü anlatmalarda sade, anlaşılır olmasına karşılık, yazıya aktarılmış metinlerde daha ağırdır. •Halk hikâyeleri gerçek olmanın yanında olağanüstülüklerle de süslenmiştir. •Kahramanlar bazen insan dışındaki varlıklarla da konuşurlar. •Kahramanlar genellikle ailenin tek çocuğu olup olağanüstü bir şekilde dünyaya gelir. •Halk hikâyesi metinleri içinde, kıssadan hisse almak, konuyu daha iyi anlatmak gibi amaçlarla diğer halk edebiyatı ve halk bilimi ürünlerinin örneğine bolca rastlanabilir. • a. Masal ve Efsane: b. Dualar c. Atasözleri: • Halk hikâyelerin bir kısmında göçer hayatın izlerini bulabiliriz • Sözlü gelenek ürünüdür, yani anonimdir. • Halk hikayeleri genellikle çocuksuzluk motifi ile başlar. • Nazım-nesir karışımı eserlerdir. • Aşk, sevgi ve kahramanlık konuları anlatılır. • Kahramanların en büyük yardımcısı at ve Hızır motifidir. • Dualar ve beddualar kabul edilir. • Ortaya çıktığı dönemin siyasal, sosyal ve kültürel özellikleri hakkında bilgi verir • Destan ve masalda olduğu gibi, halk hikâyelerinin de özel anlatıcıları vardır. Masal anlatana masal anası, masal ninesi; destan anlatana, destancı, ırcı, yırcı; halk hikâyesi anlatanlara hekâtçı, meddah, âşık gibi adlar verilmektedir • Kahramanlar bazen insan dışındaki varlıklarla da konuşurlar. • Halk hikâyelerinde mekân, üzerinde yaşanılan dünyadır. Daha çok hikâyelerin başlangıç yeri Hayber, Herat ve Isfahan’dır. • Terimleri • Karavelli: Asıl hikayeden farklı olarak hikaye arasında söylenilen kısa, mensur, ibret verici veya komik hikayedir. • Türkülerin Peşrevesi : Manzum kısımlarda yapılan eklemelerdir. • Kara hikaye : Hikayenin nesir şeklinde anlatılmasıdır. • Serküşte : Kuzeydoğu Anadolu’da hikayeye kısa bir türküyle başlamaktır. • Bozlak : Güney Anadolu’da hikayeye kısa bir türküyle başlamaktır. Avşar bozlağı, Urum bozlağı gibi türleri vardır. Usulsüz bir sözel türdür. • Hikayelerde Kahramanların Aşık Oluşumu • Bade İçmek ( Ercişli Emrah, Aşık Garip, Çıldırlı Aşık Şenlik, Posoflu Zülali, Murat Çobanoğlu, Feymani, Harmanlı Sümmani… ) • Resme bakarak aşık olmak • İlk görüşte aşık olmak ( Bamsı Beyrek, Şah İsmail, Cihan ile Abdullah, Hurşi ile Mahımihri) • Aynı evde büyüyen kahramanların kardeş olmadıklarını öğrenince aşık olması ( Tahir ile Zühre, Arzu İle Kamber, Varaka ile Güllüşah) • Anadolu sahası araştırıcıları bade içme motifini dört ana başlık altında değerlendirmişlerdir: 1. Hazırlık safhası: Âşık ve maşukun bade içmeden önceki (âşık olmadan önceki) durumunun ele alınması. 2. Rüya: Bir yerde (çeşme, harman, mezarlık) uyuma, pir (aksakallı ihtiyar, derviş, Hazreti Hızır) elinden üç bade içilmesi. 3. Uyanış: Baygın vaziyette yatan kahramanın saz sesini duyunca uyanması. 4. İlk deyiş: Âşığın rüyada olanları şiirle ifade etmesi a. Bade içme yoluyla âşık olma: Türk dünyası anlatmalarının tamamında görülmektedir. Bade (buta, bota) içme âşıklık ve halk hikâyeciliğinin dışında şaman ve destancı hatta halk hekimi olmada da görülmektedir. • Konuyla ilgili İlhan Başgöz’ün değerlendirmesi şu şekilde özetlenebilir: 1. Uykuya yatma. 2. Rüyada pir elinden dolu (buta, bade) içilme. 3. Bayılma, ağızdan köpükler saçılma. 4. Müzik aletinin sesinin duyulması üzerine ayılma. 5. Destan veya şiir söylemeye başlama HALK HİKÂYELERİNİN BÖLÜMLERİ • Manzum Kısımlar Bu bölüm hikâyenin değişmeyen kısımlarıdır. Fasıl kısmında halk şiirinin değişik türlerinin örnekleriyle karşılaşabiliriz: 1. Divan 2. Tecnis 3. Tekerleme 4. Koşma 5. Destan 6. Muamma Mensur Kısımlar • Bu kısım halk hikâyesinin nesir kısımlarını içine almakta olup bölüm döşeme adı verilen bir tekerlemeyle başlar • Döşemeye Azerbaycan sahasında ustadname, Kars ve civarında sersuhane gibi adlar verilirken Erzurumlu Behçet Mahir selçuk, peşrev, peşrov gibi adlar vermektedir. • Hikâyenin mensur kısımlarında meddah, âşık, halk hikâyecisi dediğimiz anlatıcı, anlatım serbestliği içerisindedir. Burada olayları dinleyici durumunun yapısına göre istediği gibi kısaltıp uzatabilir. Dinleyicinin sıkıldığı yerlerde onların ilgisini çekecek parçaları anlatmayı tercih eder. Normal hikâyenin yapısının dışına çıkılarak asıl hikâyenin arasına yeni metinler eklenebilir. Biz bu küçük hikâyelere karavelli adını veriyoruz. • Fasıl ( şiirler okunduktan sonra divan söylenir, tecnis okunur, tekerleme söylenir sonra cinassız bir koşma okunur bunun ardından semai söylenir sonra destan söylenir. Fasılda Köroğlu’ndan bir şiir söylemek adettir. Programa bir muamma ile devam edilir. • Döşeme ( mensur bir tekerleme okunur) • Asıl hikaye • Duvak kapama ( hikaye acı son ile bittiyse Bayati makamından bir türkü okunur. • Not: Hikayenin sonunda Köroğlu’ndan muhakkak bir parça okunur. • Mezarda Gül Bitme Motifi : Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber • Mutlu Son ile Bitenler : Aşık Garip, Şah İsmail, Kirmanşah, Karacaoğlan ile İsmikan Sultan, Yaralı Mahmut • Mutlu Son ile Bitmeyenler : Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı • İlk Görüşte Aşık Olma : Şah İsmail ile Gülizar, Latif Şah ile Mihriban, Ferhad ile Şirin, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Cihan ve Abdullah, Hurşid ile Mahımihri • Tayyi Zaman Motifi : Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Ferhad ile Şirin • Aynı Evde Büyüyüp Kardeş Olmadıklarını Öğrenme : Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre, Varaka ile Güllüşah • Resim Görerek Aşık Olma : Kiziroğlu ve Nigar, Melikşah ile Güllühan, Hurşit ile Mahımihri • REALİST HALK HİKAYELERİ • Konuları genellikle İstanbul’da geçer. IV. Murat Dönemi’nde yaşanmıştır. • Meddahlar ve halk hikayesi yazarları tarafından oluşturulur. Şehirlerde geçen olaylar anlatılır. Kahramanların çapkınlıkları ya da mirasyediliği anlatılır. Gerçek hayat hikayelerinden alınır. 1.TEYYAREZADE 2.CEVRİÇELEBİ 3.SANSAR MUSTAFA 4.HANÇERLİ HANIM 5.TIFLİ İLE İK BİRADERLERİN HİKAYESİ 6. KANLI BEKTAŞ 7. İSTANBUL BATAKHANELERİ 8.LETAİFNAME 9.ŞAPUR ÇELEBİ 10. FERDANE HANIM 11. HİKAYE-İ BENG-İ HALLAÇ 12. HİKAYE-İ BAĞDAT ŞAHI • IV. Murat döneminin zengin defterdarı Hüseyin Efendi yalnızlık çekmektedir. Derviş Mahmut’un bulduğu Tayyarzade’yi evlat edinir. Bayram iznine giden Tayyarzade’ye yanlışlıkla uşak için hazırlanan bohça verilince buna alınır ve geri dönmemeye yemin eder. Tayyarzade’yi aramaya çıkan Hüseyin Efendi’de kayıplara karışır. Bir hafta sonra onun mühürlü kâğıdını getiren biri bin altın alıp gider. Olay tekrarlanınca Tayyarzade’den şüphelenilir. Karısı ve cariyeleri onu dövmek için hareketlenir ancak Hüseyin Efendi’yi gittikleri yerde bulamazlar. Tayyarzade’nin içine de kurt düşer. • IV. Murat, musahibi Tıflî Efendi’den Tophane’de seyir günü olduğunu öğrenir. Mevlevi kılığında, Derviş Hasan ve Derviş Hüseyin adlarıyla seyre çıkarlar. İki Kpılı’da berber dükkânında gördükleri bir delikanlının kim olduğunu merak ederler. Adı Ahmet olan delikanlı dükkan sahibinin oğludur ancak ertesi gün işe gitmez. Babasının söylediğine göre lakabı “sansar”olan Mustafa onu kaçırmış ve Panayot’un meyhanesinin üstünde bir odaya kapatmıştır. Sultan emir verir, pek çok insan Ahmet’i aramaya çıkar. Ahmet, Dolmabahçe’deki bir evde sansarın bulduğu bir kadınla birliktedir. Kadın, Ahmet’ten hoşlandığı için yerlerini ihbar etmez ancak sansar yine de tedbiri elden bırakmaz, kadını öldürüp denize atar. Dürbünle denizi seyreden Sultan tesadüfen olaya tanık olur. • Yusuf Çavuş’un konağının penceresinde gördüğü Abdî’ye âşık olur. Yusuf öldükten sonra Abdî’ ye yaklaşmaya çalışır. Bin altın karşılığında Abdî’ nin tasvirini yaptırır. Tasvirin arkasında da güzel bir kız resmi vardır Abdî’ de bu kızın resmine vurulur. Kızın bulunması şartıyla Cevrî’ yle dostluğa devam edeceğini söyler. Düşkünlükleri ikisini de hasta eder. Üzülen anneler kızı aramaya başlarlar. Hoca Mahmut’un kızı Rukiye’dir aranan. Anneler bir bahane kızın evine misafir olurlar. Abdî’ nin tasvirini kıza gösterirler. • Hasan ve Hüseyin adlı iki arkadaş, babalarından kalan serveti tükettikten sonra evlenmeye karar verirler. Kayıkçılığa başlarlar. Hasan Rumeli Hisarı’na müşteri götürürken Bebek’teki bir yalıdan gürültüler duyar. Dönüşte yalıya yaklaşan Hasan’ın kayığına bir kız atlayıverir. Nişanlısı Kazazoğlu’ nun gönül eğlencelerinden usanan bu kız Musa Çelebi’nin kızıdır. Kızı ertesi gün babasına götürmek üzere evine götürür. Kızı aşüfte sanan Hüseyin, kıza sarkıntılık eder. Hasan’da arkadaşını öldürüp cesedi denize atar. Kızı da babasına teslim eder. Müşteri beklerken uyuyakalan Hasan’ın kayığına IV. Murat ve Tıflî gelip binerler. Hasan anlatır başından geçenleri. Sultan, Hasan’a ev alıp kızla evlendirir. Kızın eski nişanlısı ve halası(nişanlısı ile kızın halası aynı saftaydılar)sürgün edilirler. • Bedastanî Halil Efendi, IV. Murat döneminin sayılı zenginlerindendir. Ticareti bırakır, zamanını İbrahim Bey ile dostluk ederek geçirir. Ölümünden sonra oğlu Süleyman’ın etrafındaki serseriler bütün serveti tüketirler. İbrahim Bey onu bir dükkâna yerleştirir. Zengin bir kadın Süleyman’a âşık olur. Süleyman’da kadının cariyesi Kamer’e âşık olur. Süleyman’ı işten çıkaran Hançerli Hürmüz, annesine de bir konak alır. Kamer’in Süleyman’a yakınlığını sezip nice işkenceden sonra kızı ormana attırır. Süleyman, kızı kurtarır. Hançerli, onu da cezalandırmak ister. Ada gezisine çıkarlar. IV. Murat ve Tıflî’de Bekri Mustafa’nın kayığı ile ada yakınlarındadırlar. Süleyman’ı hançerleyip denize atan kadını görürler Tıflî delikanlıyı denizden çıkarıp tedavisiyle ilgilenir. • Yaralı Mahmut Hikayesi: Sadece Türkiye’de bilinmektedir. Geceleyin ortaya çıkarıldığı zaman etrafı aydınlatan “çamçırak taşlarının Bağdat’tan İstanbul’a getirilmesini anlatır. Şamşırak taşıyla ilgili verilen mesaj hayal dünyamızla ilgilidir. Günün birinde enerji sıkıntısı çekilmeye başlandığında küçük bir taş belki de dünyayı aydınlatacaktır. • Hikayenin özeti: Ali Bezirgan’ın oğulları olan Ahmet ve Mahmut’tan Mahmut akıllı olandır. Padişah tarafından şamşırak taşı almak için Gence’ye gönderilmiştir. Taşı için savaştığı kişinin Mehbub olduğunu görünce aşık olur. Mehbub başka birisiyle nişanlıdır ve onlar evlenecekken, evleneceği kişiyi Mahmut öldürür. Mehbub ve Mahmut evlenmeye karar verirler ve çeyiz için haydutluğa başlarlar. Yakalanıp padişah huzuruna çıkarılsalar da padişah Mahmut’un önceki kahramanlıklarından dolayı onları affeder. Kirmanşah hikayeleri: Kaynağını Binbir Gece Masallarından alır. Masal ülkelerinde geçer. Kirmanşah’la Arapüzengi’nin konaklarken aralarında kılıç koyarak yatmaları bir ant (yemin)’dir. Karakterlerden birisi olan Koca Arap’ın Köroğlu koçaklarından olması bu hikayeyi destan motifleriyle süsler. Güreşte gelip gelen Kirmanşah’a ödül olarak bir at Karakayvaz verilmiştir. Bu hikayelerdeki atın önemini vurgular. Hikayenin özeti: Tiflis hükümdarı Hurşut Şah’ın çocuğu olmaz ve bu durum sebebiyle çok üzgündür. Bir gün bir derviş eğer söylediklerini yaparsa bir oğlu olacağını söyler. Hurşut Şah istenileni yapınca da gerçekten güçlü kuvvetli bir çocuğu olur. Pirin isteği üzerine bu çocuğa Kirmanşah adı verilir. Daha sonra piri rüyasında gören Kirmanşah’a üç bade verilir; Allah, üçler yediler kırklar ve Selim Şah’ın kızı Mahperi. Mahperi’ye aşık olan Kirmanşah, Ağ Dev tarafından kaçırılan sevdiğini kurtarmak için yola çıkar. Bu sırada Koca Arap’ı güreşte yenerek hem onun dostluğunu hem de atını kazanır. Ağ Dev’den sevgilisini kurtaran Kirmanşah’a Mahperi’ye onun gibi aşık olan amca oğulları tuzak kurarlar ve Kirmanşah’ı yaralarlar ve Mahperi ile Kirmanşah’ı arkalarında bırakarak kaçarlar. Bu iki aşık belli bir süre yollarına devam ederler ancak Mahperi Kirmanşah’a süt bulmak için yanından ayrılınca, Kirmanşah’ı annesi bulup yanına aldığından birbirlerini kaybederler. Koca Arap’ın yardımıyla daha sonra Kirmanşah Mahperi’ye kavuşur. Şah İsmail hikayeleri: Yazılı ve sözlü bir çok kaynakta yer alır. Elma yenerek çocuk sahibi olunması dikkat çekmektedir. Bazen bunun yerini nar da alır. Kuleyi bir gürz darbesiyle yıkan Şah İsmail’in devlerle yapılan savaşları kazanması da destansı motifler taşır. Arapüzengi ile baş başa kaldıklarında aralarındaki kılıç bir ant şeklidir. Şah İsmail birden fazla eşle evlenmiştir. Hikayede baba oğlunun getirdiği kızlara aşık olur ve sonunda kötü baba cezalandırılır ve Şah İsmail ve üç kız mutlu sona ulaşır. Görmeyen gözler genelde toprak ve kanla tedavi edilir ama bu hikayede kuş yardımcı olmaktadır. Hikayenin özeti: Kandehar padişahın hiç çocuğu yoktur bunun üzerine bir derviş yardım eder ve eğer verdiği elmayı karısıyla yerlerse bir çocukları olacağını söyler. Bunu yapan padişahın güçlü bir oğlu olur. Derviş bu oğlana İsmail Şah adını verir. Bir gezinti sırasında Gülizar adındaki kıza aşık olur fakat Gülizar’ı annesi kaçırır ve başkasıyla evlendirir. Gülizar’ı aramaya koyulan Şah İsmail yol üzerinde bir çok kahramanlık gösterir ve Gülperi ve Arapüzengi adında iki kıza aşık olur. Beraber Gülizar’ı kaçırırlar ve saraya dönerler. Bu durumu kıskanan Şah İsmail’in annesi onun öldürülmesini ister. Babası oğlunu öldüremese de gözlerini mile çeker ancak güvercinlerin yardımıyla Şah İsmail tekrar görür. Babasını öldürür ve Şah İsmail ile üç kız evlenir. AŞIK GARİP HİKAYESİ Hoca Ahmet ölür ve yüklü mirasını oğlu Resul’e bırakır. Resul mirasını çevresinde ki arkadaşları ile yer içer . Bu arada başka işlere girip çıkar ama beceremez , bir işte tutunamaz. Son olarak kahvede aşıkların yanına gider çıraklık yapar ama saz çalmayı da beceremez. Bu arada Resul’un babadan kalma miras parası biter ve arkadaşları da bir anda ortadan yok olur. Resul ; bacısı ve garip anasıyla birlikte cami avlusunda kalakalırlar. Bir gün Resul bir düş görür ; düşte bir yaşlı bir derviş tarafından bade dolu bir kap içer , Şah Senem’i görür ve aşık olur. Aynı rüyayı Şah Senem’de görür o da bade dolu kabı içer ve Resul’u görüp aşık olur. Resul bu düşten sonra eli dili çözülür saz çalmaya başlar. Artık o Aşık Garip olmuştur.Düşünde görüp aşık olduğu Şah Senem’i bulmaya Tebriz’den Tiflis’e gider. Bilge Sinan’ın kızı Şah Senem’i bulur. Bilge Sinan ise kızını fakir bir adama vermek istemez ve ondan başlık parası olarak altın ister. Aşık Garip diyar diyar gezip kahvelerde aşıklık yapmaya başlar , saz çalar. Bilge Sinan’ın istediği altını biriktirip Tiflis’e gider. Vardığında kızını başka bir adamla evlendirecek olan Bilge Sinan , vazgeçip altınını alıp kızını Aşık Garip’e verir ve düğünleri yapılır. Birbirlerine kavuşup mutlu mesut yaşarlar. Karaca Oğlanla İsmikan Sultan: Memleketin birinde iki kızı bir oğlu olan bir adam vardır. Bu adamın oğlunun adı da “Smayıl”dır. Smayıl, Allah yolunda gezen, “nefesi Hak olan” birisidir. Günün birinde bu delikanlı çeşme başında yaşlı bir kadının “bardağını” kırar. Duruma üzülen kadın: “Çok güç bela çekesin de, keç muradına eresin.” diye beddua eder. Bütün bunlar olurken bir gece rüyasında Smayıl’a “İsmikan Sultan” gösterilir. Kızı gören oğlan kendisinden geçer ve şiir söylemeye başlar. Smayıl’ın şiir söylemesi onun adının da Karaca Oğlan olmasına sebep olmuştur. Karaca Oğlan olanları babasına anlatır ve ondan izin isteyerek gurbete çıkar. Yolda, peri kızları ile karşılaşan Karaca Oğlan, onlara türkü söyler. Duruma kızan peri kızları onu yakalarlar. Ancak Karaca Oğlan’ın başından geçenleri anlatması üzerine, peri kızları onu serbest bırakırlar. Peri kızlarından aldığı mesajla yoluna devam eden Karaca Oğlan, Murat Paşa’nın kahvesinin olduğu şehre gelir. İlk görüşte aşık olmak, Muratlarına ererler ve kırk gece kırk gün düğün yaparlar. Tahir il Zühre Hikayesi: Zengin bir padişahın çocuğu yoktur, bu sebepten üzüntüsü hiç bitmemektedir. Padişah, pek çok yöntemi denemesine rağmen çocuğu olmaz. Padişahın lalasının da derdi aynıdır. Bu ikili gamlarını, üzüntülerini dağıtmak düşüncesiyle sık sık şehir dışına yaptırdıkları bahçeye giderler ve orada üzüntülerini gidermeye çalışırlar, ancak bütün çabalar boşunadır. En son çare olarak yapacakları bir şey kalmıştır, o da kıyafet değiştirerek gezintiye çıkmaktır. Padişah ve lalası bir süre yolculuk yaptıktan sonra bir dervişle karşılaşırlar. Derviş, padişah ve lalasının sıkıntılarını bildiğinden onlara koynundan çıkardığı bir elmayı verir ve bunu eşleriyle birlikte yemelerini, zamanı gelince çocuklarının olacağını söyler ve gözden kaybolur. Gerçekten de dokuz ay sonra padişahın bir kızı ve lalanın da oğlu olur olur. Allah Tahir’in duasını kabul eder ve oracıkta ölür. Bu durumu gören Zühre de dua edince o da ölür. Bu iki gencin kavuşamamasına üzülen Arap Köle de olanlara daha fazla dayanamaz ve intihar eder. Bütün halk bu iki gencin ölümüne üzülür, cenaze merasimini yaparlar ve iki âşığı defnederler. Bir süre sonra Tahir’in mezarında kırmızı, Zühre’nin mezarında ise beyaz bir gül biter. Arap Köle’nin mezarında da bir karaçalı çıkar. Güller tam birbirlerine kavuşacakları sırada karaçalı onların arasına girerek bu kavuşmaya engel olur. Arzu ile Kamber Hikayesi: Ahmet adındaki bir çobanın erkek çocuğu olmaz. Günün birinde koyun otlatırken ırmağın üzerinde bir sandık görür. Sandığın içinden bir erkek çocuk çıkar. Çoban bebeği evine götürür ve adını Kamber koyar. Kamber, Ahmet’in kızı Arzu ile birlikte büyür, birlikte okula gönderilir. Ayrıca bunlar birbirlerini kardeş sanırlar. Yine bir gün okul yolunda yolların ayrıldığı bir yerde Arzu ve Kamber hangi yolun daha kısa olduğu konusunda bahse girerler ve ikisi de seçtikleri yola giderler. Kamber yolu üzerinde rastladığı yaşlı bir kadından Arzu ile kardeş olmadığını öğrenir. Kamber’in acısına dayanamayan Arzu, Allah’a yalvararak kendisinin de canını almasını ister ve orada ölür. Kocakarı, oğlanın babasıyla beraber Arzu’yu aramaya çıkar. Karı, bunları ararken bir gül ağacının dibinde Arzu ile Kamber’in birbirlerine sarılı durumda ölülerini bulur. Adam karıya bu hâli sorar. Kocakarı da bunların birbirlerini sevdiklerini ancak kendisinin bunları ayırdığını söyler. Adam bu sözleri duyunca kocakarıyı orada öldürür. Daha sonra da yaptırdığı mezara gömdürür. Kılıcın ucunda damlayan bir damla kan iki âşığın arasına düşer. Adam bir mezar yaptırıp onları mezara gömdürür. Her yıl ikisinin mezarında birer gül biter. Güller açıp da birbirine kavuşacakları sırada kocakarının bir damla kanı kara çalı olup onların arasında çıkar. Böylece bunların kavuşmalarına engel olur. ASUMAN İLE ZEVCAN Erzincan beyi Kaleli Bey ile kâhyası Derviş Ahmet’in çocukları olmamaktadır. Bey ve kâhyası, kılık değiştirerek geziye çıkarlar. Bir yaylada karşılaştıkları bir dervişin verdiği narı eşleriyle birlikte yiyen babalar, çocuk sahibi olurlar. Beyin kızı, kâhyanın oğlu olmuştur. Derviş, kızın adını Zeycan, oğlanın adını da Asuman koyar, onların birbirleriyle beşik kertmesi nişanlı olduklarını, büyüdükleri zaman evlendirilmelerini söyler. Çocuklar büyüyünce birbirlerini severler, ama Zeycan’ın annesi Kaleli Bey’i etkileyerek iki gencin evlenmesini engeller. Asuman ve Zeycan, düşlerinde bade içerek âşıklık gücü kazanmışlar, saz çalarak deyişler söylemeye başlamışlardır. …Âsuman bu kez Erzurum paşasına başvurarak yardım ister. Paşa bir adamını göndererek Kaleli Bey’e baskı yapar ve iki genç birçok serüvenden sonra birbirlerine kavuşup mutluluğa ererler. Doğu Anadolu’da yaygın olan hikâyelerden birine göre Emrah, Erciş Kalesi Beyi Miroğlu Mahmud’un korumasındaki Âşık Ahmed’in oğludur. • EMRAH İLE SELVİHAN Emrah, Bey’in huzurunda saz çalmaya özenir, ama sazın tellerini koparınca babası tarafından azar işitir. Ağlayarak kaçar ve bir mezarlıkta uyurken rüyasında pîr (iyiliksever, yaşlı kimse) elinden bâde (içecek çeşidi) içerek Miroğlu Mahmud Bey’in kızı Selvi’ye sevdalanır. Selvi de Emrah aşkına bâde içmiştir. Bu sırada Van üzerine sefere çıkan Şah Abbas, Erciş’e de uğramış ve burayı yakıp yıkmıştır. Yedi yıl süren kuşatma sonunda Van Kalesi’ni alamayan Şah Abbas geri dönmeye karar verir. Dönüşte uğradığı kent ve kalelerde bulunan bütün genç kızları da tutsak edip İsfahan’a götürür. Aralarında Emrah’ın sevdalısı Selvi de vardır. Emrah babasıyla birlikte Selvi’yi aramak üzere İsfahan’a gider. Burada Şah Abbas ile Selvi’nin düğünleri yapılmaktadır. Emrah saz çalıp deyişler söyleyerek Selvi ile birbirlerine sevdalandıklarını anlatır. Şah Abbas’ı ikna ederek sevdiğini de yanına alıp memleketine gitmek üzere yola çıkar. Emrah Erciş’e ulaştıktan sonra birçok güçlükle baş ederek sevdiğiyle evlenir. Yolda rastladığı Nazlı adlı bir başka kıza da sevdalanan Emrah onunla da evlenir. KEREM İLE ASLI Âdil Şah, Isfahan şehrinin Şahı, Keşiş ise hazinedarıdır. Bu ikilinin en büyük sıkıntıları çocuklarının olmamasıdır. Üzüntülerini atabilmek için kıyafet değiştirerek seyahate çıkarlar. Yolda karşılaştıkları yaşlı bir zat bunların dertlerinin çocuksuzluk olduğunu bilir ve eşleriyle birlikte yemeleri için bir elma verir. Şah, yaşlı adama para vermek isterse de başarılı olamaz, çünkü o gözden kaybolmuştur. Bu olaydan sonra evlerine dönen ve elmayı eşleriyle birlikte yiyen Şah ve hazinedarının zamanı gelince çocukları dünyaya gelir ve Şahın oğluna Ahmet Mirza, hazinedarın kızına da Kara Sultan adı verilir. Yaşlı adamın tavsiyesi doğrultusunda bu iki genç büyüdüklerinde birbirleriyle evlendirilecektir. Bu arada haznedar kara kara düşünmektedir, çünkü kendisi Hıristiyan, Şah ise Müslümandır. Yapılacak bir tek şey vardır, o da çocukların evlenme çağı gelince kaçmaktır. Bir bahane ile Şah’ın huzuruna çıkan Keşiş işten ayrılacağını bildirir ve çok geçmeden ailesiyle birlikte Zengi’ye göçer. Bu arada Ahmet Mirza yas tutarken, yine bir av esnasında şahinini takip eder, şahin de bir bahçeden içeri girer. Şahini almak için aynı bahçeye giren Ahmet Mirza rüyasında gördüğü kızla karşılaşınca kendisinden geçer ve ikili karşılıklı aşk şiirleri okumaya başlarlar. Bu arada ikili sohbet esnasında geçen “Kerem” ve “Aslı” kelimelerini birbirlerine mahlas verirler Keşiş bu işe bir şartla razıdır; o da kızının gelinliğini kendisi dikecektir. Keşiş, kızına sihirli bir gelinlik diker ve ona “Elbisenin düğmelerini gerdekte sen açmayacaksın. Kerem açacak. Yoksa babalık hakkımı helal etmem.” der. Aslı, bunu kabul eder. Düğün sonrası gerdek odasında Kerem gelinliği açabilmek için epey çaba harcarsa da başarıya ulaşamaz; çünkü düğmeler her açıldığında sonuncusunda tekrar kapanmaktadır. Bütün bu olanların sonunda Kerem, “ah” çekince ağzından mavi bir alev çıkar ve yanmaya başlar, Aslı bu ateşi söndürmek için çaba harcarsa da şey yapamaz. Sonunda onun küllerini saçlarıyla toplamak isterken Aslı da yanar ve kül olur. Halk Hikayelerinin Kaynakları 1. Pertev Naili Boratav ve halk hikâyeleri: Türkiye’de halk hikâyelerini bilimsel yöntemlerle ele alıp değerlendiren araştırıcıların başında Pertev Naili Boratav gelir. Boratav, 1931 yılında bir lisans tezi olarak hazırladığı Köroğlu Destanı adlı çalışmasında, kahramanlık hikâyesi olarak değerlendirdiği Köroğlu’nun Paris, Özbek, İstanbul, Tobol, Urfa, Azeri gibi çeşitli varyantlarını inceler. • Pertev Naili Boratav ile Halil Vedat Fıratlı’nın birlikte hazırladıkları İzahlı Halk Şiiri Antolojisi’nde Dede Korkut ve Köroğlu kollarının yanı sıra Kirmanşah, Emrah ile Selvi, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Âşık Garip, Şah İsmail ve Beyböyrek hikâyeleri yer almaktadır. • 2. İlhan Başgöz ve halk hikâyeleri: İlhan Başgöz’ün değişik dönemlerde kaleme aldığı halk hikâyeleriyle ilgili pek çok yazısı bulunmaktadır. Bu yazılar, yazarın makalelerini topladığı Folklor Yazıları adlı eserinde yer almaktadır: Türk Halk Hikâyelerinde Düş Motifi Zinciri, Türk Halk Hikâyelerinde Söz Kalıpları, Hikâye Anlatan Âşık ve Dinleyicisi gibi makaleler konumuzla ilgilidir 3. Muhan Bali ve halk hikâyeleri: Ercişli Emrah ile Selvihan Hikâyesi adlı doktora tezinde, adı geçen hikâyenin kaynağı, motifleri, üzerinde yapılan çalışmaları ve Behçet Mahir’den derlenen sözlü bir metni değerlendirmiştir 4. Fikret Türkmen ve halk hikâyeleri: Âşık Garip Hikâyesi Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma adlı doktora tezinde anılan hikâyenin kaynağını, varyantlarını, epizotlarını, şiirlerini ve örnek metinleri çeşitli açılardan değerlendirmiştir. 5. Ensar Aslan ve halk hikâyeleri: Çıldırlı Âşık Şenlik, Hayatı Şiirleri-Hikâyeleri başlıklı doktora tezinde Çıldırlı Âşık Şenlik’in âşıklığı ve şiirlerinin yanı sıra Lâtif Şah, Salman Bey ile Turnatel Hanım ve Sevdakâr Şah hikâyelerinin metinleri de verilmiştir. 6. Ali Duymaz ve halk hikâyeleri: Kerem ile Aslı Hikâyesi Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma adlı doktora tezinde Kerem ile Aslı hikâyesinin Anadolu ve Türk dünyasından on dört varyantı; epizotları, şiirleri ve motifleri bakımından mukayese edilmiş; ayrıca hikâyenin halk ve aydınlar üzerindeki etkileri üzerinde durulmuştur Halk Hikâyelerinin Tasnifi • Ali Berat Alptekin de halk hikâyelerinin kökenini dört başlık altında ele alır: 1. Türk kaynağından gelen halk hikâyeleri: Köroğlu, Âşık Garip, vb. 2. Arap, Fars ve Hint kaynaklarından gelen halk hikâyeleri: Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, vb. 3. Masal-efsane kaynaklı halk hikâyeleri: Kirmanşah, Tapdıg, Latif Şah, Şah İsmail, Yaralı Mahmut, vb. 4. Âşıkların hayatından kaynaklanan halk hikâyeleri: Kerem ile Aslı, Tufarganlı Âşık Abbas ve Gülgez Peri, Gurbanî ve Peri, Ercişli Emrah ile Selvi Han, Sümmanî ile Gülperi, Karaca Oğlan ile İsmikan Sultan, Karaca Oğlan ile Benli Eşe, Karaca Oğlan ile Elif, vb Şükür Elçin 1. Türk kaynağından gelenler: XVI. yüzyılda yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri, Köroğlu ve kolları ile ilgili hikâyeler, âşıkların hayatları etrafında oluşan halk hikâyeleri ve bozlaklar bu gruba girmektedir. 2. Arap-İslam kaynağından gelenler: Arap ve Fars edebiyatında görülen mesnevi (Leyla ile Mecnun), masal (Binbir Gece Masalları), İslami destan ve menkıbeler (Eba Müslim, Veysel Karani, Battal Gazi, Danişmendname)den kaynaklanmaktadır. 3. İran-Hind kaynağından gelenler: İlk örneğine Fars edebiyatında rastladığımız Ferhat ile Şirin, kaynağını Hint masallarından alan Kelile ve Dimne, ‘beş masal kitabı’ anlamına gelen Pançatantra bu grubun örnekleri arasında sayılabilir MUHARREM ERGİN 1. Eski Türk An’anesinden Geçen Mevzular ( Dede Korkut, Köroğlu) 2. İslam An’anesinden Geçen Mevzular( Battal Gazi, Mevlid, Hallac-ı Mansur, 3. İran An’anesinden Geçen Mevzular ( Kelile ve Dimme) Edmond Saussey de, halk hikâyeleri üç başlık altında ele almaktadır. a) Menşe destanları b) İslâmî destanlar c) Saz şairleri etrafında teşekkül eden destanlar İlk adımı Ignacs Kunos atarak; Turkische Volksromane in Klein - Asien başlıklı yazısında halk hikâyelerini üç kısma ayırır: a) Kahramanlık romanı b) Saz şairlerinin romanı c) Saz şairlerinin kahramanlık romanı Mesnevî tarzında yazılmış olan halk hikâyeleri üzerinde duran Hikmet İlaydın da konuyu aşağıdaki şekilde ele alır: a) Dini mevzular. b) Milli mevzular. c) Âşıkâne mevzular • TÜRK HALK TİYATROLARI • Kukla • Gölge Oyunu • Orta Oyunu • Meddah • Tuluat • Köy Seyirlik Oyunu • KUKLA • Kukla, tek aktörlü, üç boyutlu, taklit ve söze, karşılıklı konuşmaya dayalı geleneksel seyirlik oyundur. XI yy. da başlamış XVI. yy. da şehir hayatına girmeye başlamıştır. • Bez, karton, alçı ve tahta yardımıyla yapılan kuklalar hayalbaz, suretbaz, kuklabaz, başluklabaz tarafından oynatılan bir oyun türüdür. • Def ve narak gibi enstrümanlarla oynatılır. • Türkiye'de ipli kukla, el kuklası, araba kuklası, iskemle kuklası, yer kuklası, ayak kuklası, baş kuklası, dev kuklası, canlı kukkla gibi türlerle bilinen kukla sanatı vardır. ………. kuklası YOK • Kukla oyunun kahramanları • İbiş ( baş kahraman- uyanık ve hazırcevapçı bir tip) • İhtiyar ( İbiş’in zengin efendisi) • Diger kahramanlar ( Arap, Dalkavuk, Efe, İbiş’in karısı hizmetçi Fatma) • KARAGÖZ • Karagöz ve Hacivat taklide ve karşılıklı konuşmaya dayanan, iki boyutlu tasvirlerle bir perdede oynatılan gölge oyunudur. • Karagöz oynatıcısına kurgusal, hayalbaz, HAYALCİ denir. • Oyunda konuşmaların değişmesi baş hareketleriyle yapılır. Oyun meydanına Şeyh Küşteri denilir. • ……………………………………………………………………………………………… • Yardımcıları • Çırak:………………………… • Yardak: Yardak, Karagöz oynatan Hayâlî’nin yardımcısına verilen isimdir. Hayâlî’nin çırağıdır, zaman zaman şarkı türkü söyler, yardak zaman içinde sanatı ustasından öğrenir ve zamanı gelince yine ustası tarafından Hayâlî olarak ilan edilir • Dayrezen: ………………… • Sandıkkar:……………………. • Ramazan ayında ilk bölüme Mandıra, son bölüme Meyhane denir. • Karagöz Oyunları; • Sünnet Çeşme • Pehlivanlar • Ferhat ile Şirin • Tahir ile Zühre • Kanlı Kavak • Cincilik • Hain Kahya .Sahte Esirci .Leyle ile Mecnun .Kanlı Niğar .Ters Evlenme Karakterler • Eksen kişiler: Hacivat ve Karagöz • İstanbul Ağzı Konuşanlar: Çelebi, Tiryaki • Anadolu Kişiler : Laz, Kayserili, Kürt, Kastamonulu • Eğlendirici kişiler: köçek, çengi, cambaz, hokkabaz • Kabadayı ve sarhoşlar : Tuzsuz Deli Bekir, Sarhoş, Matiz Hacivat: Yukarıya doğru kıvrık sivri bir sakalı olan karakter, kurnaz, içten pazarlıklı bir tiptir. Eğitim almış olduğu bellidir ve her konuda iyi kötü bilgi sahibidir. Herkesin nabzına göre şerbet verir. Karagöze göre daha kültürlü, aklı başında ve güvenilir bir tiptir. Arapça ve Farsça sözcükleri sıkça araya sokuşturduğu süslü bir dille konuşur. Bu nedenle Karagöz onun dediklerini çoğu zaman anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Karagöz: Saçı olmayan başına “ışkırlak” adı verilen şapka giymektedir. Hiçbir zaman işleri düzgün gitmemiş ve gitmeyen karakter eğitim almamış cahil bir kişidir. Hacivat'ın ona bulduğu geçici işlerde çalışır. İçi dışı bir, olduğu gibi görünen, tepkilerini çabuk açığa vuran bir halk adamıdır. Halkın sağduyusunu temsil etmektedir. Merttir, cesurdur bu yüzden başı sürekli beladadır. Meraklı, patavatsız ve açık saçık konuşur. Bazen hile yaparak diğerlerini kandırmaya çalışır. Karısı ile sürekli didişir. • ÇELEBİ; İstanbul ağzı ile kusursuz bir Türkçe konuşur. Bazı oyunlarda zengin bir bey, bazı oyunlarda bir mirasyedi, bazı oyunlarda ise zevk düĢkünü bir çapkındır. Nazik ve çıtkırıldım bir tiptir. Elinde şemsiye, çiçek demeti ya da baston olan değişik Çelebi tasvirleri vardır. • BEBERUHİ: Altıkulaç Beberuhi lakabıyla anılır. Yaşı büyük aklı küçük idiot bir tiptir. • TUZSUZ DELİ BEKİR: Bir elinde içki şişesi, bir elinde tabanca ya da kama vardır. Olayların karmaşıklaştığı anda gelip kaba kuvvetle olayı çözer. • MATİZ: Matiz çingenece sarhoş demektir. Matiz, zeybek, efe, sarhoş, külhanbeyi tiplerinin hepsi yaklaşık olarak aynı tiplerdir. • TİRYAKİ: Afyon yutup pineklemekle ömür geçiren, olayın en can alıcı yerinde uyuklayan bir tiptir. (Nokra çelebi) • HİMMET: • Asıl adı “Himmet Dayı” veya “Himmet Ağa” olan bu iri yarı adamın mesleği odunculuktur ve işareti elindeki baltasıdır. Kaba saba bir adamdır ve bölge şivesiyle konuşur. • ACEM: Halıcılıkla uğraşan zengin İranlı tipleme. BÖLÜMLERİ • GİRİŞ ( Mukaddime) : Hacivat semai söyleyerek sahneye girer ve Off ! Hay Hak diyerek perde gazeli okur. • Allah ve devrin padişahı övülür. • …. Diyelim, bu gece de işimizi Mevlam rast getire !.. Yar bana bir eğlence… Aman, yar bana bir eğlence • MUHAVERE ( Söyleşme) : Hacivat'ın "Vay Karagöz'üm, benim iki gözüm merhaba." sözü ile başlayıp parçanın sonuna kadar devam eden kısımdır. Asıl oyunun konusu ile ilgili değildir. Karagöz, muhavereyi devrin şartlarına göre güncel konularla da süsleyerek seyirciye sunar • FASIL (Oyun): • BİTİŞ: perdeyi karagöz kapatır • Hacivat: "Yıktın perdeyi eyledin virân. Varayım sahibine haber vereyim hemân" diyerek perdeyi terk eder. • Karagöz: "Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola." diyerek oyunu bitirir • ORTA OYUNU • Orta oyunu (Kol oyunu, meydan oyunu, meydân-ı sühan, zuhûrî, zuhûrî kolu olarak da adlandırılır), ana karakterleri Kavuklu ve Pişekar olan, açık alanda halkın ortasında oynanan müzikli ve danslı Türk halk tiyatro oyunu. • Sadece İstanbul’da oynatılan bir oyundur. ……………………………………………………………………………………………………………………… • Oyunun bütün kontrolü Pişakar’dadır. • Çalınan tefe «panola» denir • Kahrmanları: • Kavuklu • Pişakar • Zenne, Laz, Çerkez, Kayserili, Simitçi, Hokkabaz, • Orta Oyunu ile ilgili terimler • Palanka : Oyunun oynandığı dair şeklindeki meydan • Yeni Dünya : Oyunun oynandığı parava şeklindeki sahne, basit dekor, ev… • Mevki: Erkek izleyicilerin bölümü • Kafes : Yadın izleyicilerin yeri • Pazat: Yeterliliği gösteren diploma • Kavuklu arkası : Oyun esnasında Kavuklu’nun arkasında dolaşan kişi • Çefte-nara : Tek değnek ile çalınan davul • Bölümleri : • GİRİŞ(Prolog): Zurnacı Pişekar havası çalmasıyla oyun başlar. Elindeki şakşakla (pastav) oyun alanına giren Pişekar seyircileri selamlar, onlarla ve zurnacıyla konuşur, daha sonra oyunun adını söyleyerek oyunu başlatırdı. • MUHAVERE(Diyalog) : Bu bölüm, Kavuklu ile Pişekar arasında geçen çene yanşı niteliğindedir. Oyunun en ustalık gerektiren bölümüdür. Muhavere iki evreden oluşur. -ARZBARTEKERLEMEMuhavere bölümünün, orta oyununun asıl konusuyla bir ilgisi yoktu. • FASILOyun adını, Fasıl bölümünde anlatılan olaydan almaktadır. Çoğu kez, Kavuklu iş aramaktadır. Pişekar ona iş bulması için yardımcı olur. Kavuklu Hamam oyununda aktardır; Pazarcılar' da sergi açar; Fotoğrafçı' da fotoğrafçı, Eskici Abdi' de ve Kunduracı' da eskici çırağı, Gözlemecide gözlemeci çırağı, Yazıcı'da yazıcı, Büyücü Hoca'da büyücü çömezi, Ferhat ile Şirin'de demirci olur. Dükkan dekorunda gelişen olaylar dizisine koşut olarak, ikinci bir olay dizisi de zennelerin, Pişekar aracılığı ile kiraladıkları evde, Yeni Dünya dekorunda gelişir. Bu bölümde, kendi giysileriyle ve şive taklitleriyle oyunun diğer yan tipleri de boy gösterir . • BİTİŞ • Geleneksel Türk halk tiyatrosunun önemli seyirliklerinden olan orta oyununun başlıcaları şunlardır: • Mahalle Baskını, • Terzi Oyunu, • Yazıcı Oyunu, • Büyücü Hoca, • Fotoğrafçı, • Hamam, • Tahir ile Zühre, • Kale Oyunu, • Pazarcılar, • Çeşme, • Gözlemeci, • Çifte Hamamlar, • Kunduracı, • Eskici Abdi... MEDDAH • Methedici (övücü), taklitler yapıp hoş öyküler anlatarak halkı eğlendiren sanatçıya meddah denir. • Meddahlar, içinde yaşadıkları dönemin sosyal, siyasal ve ekonomik koşulların aynası olarak nitelendirilmektedir. Bu yönüyle meddahların sergilediği oyunlar çağdaş anlamda epik tiyatroya da yaklaşmaktadır. • Meddah olayları canlandırırken seyircinin rahatça görebileceği şano türü yüksek bir yere oturur. Bir eline mendil bir eline değnek alır. Mendili farklı karakterlerin seslerini taklit edebilmek için kullanır. Değneği ise çeşitli sesleri çıkarmak için kullanır. • 2003 yılında İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Kültürel Mirasının Başyapıtları arasına giren Meddahlık Geleneği, 2009 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne alınmıştır. Meddah Bölümleri • Başlangıç Bölümü : Hak dostum Hak ! Divavi’ye yer verilir. Sühensâz-ı gülistan-ı nezaket Nihâl-i gonce-i bağ-ı zerafet Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet. • Açıklama Bölümü : Anlatılacak hikayenin kahramanlarının ailesi, sosyo-ekonomik durumu, mekanı, zamanı hakkında bilgi verilir. İsim isme, kisip kisbe,semt semte benzer, geçmiş zaman söylenir, yalan gerçek vakit geçer. • Asitane-i aliyede Lüleci Ahmet Ağa isminde bir kimse var idi. Bu adem her ne kadar zengin değilse de fakir de değildi ancak kendi halinde zevki, cümbüşü bilir bir zat idi. Hanesi ittisalinde dükkanı olacak, bu nev-i eğlence güya lüle yapıp satar, amma geçinmesini de dükkanda lüle satmaktan değilse de ancak kendisini arayanlar dükkanda bulsun diye resmen otururdu. • Senaryo Bölümü: • Bitiş Bölümü: Bu kıssadır bir mecmua kenarında kaydolunmuş, biz de gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürçülisan ettikse affola, inşallah gelecek defa daha güzel bir hikâye söyleriz. • Ünlü Meddahlar: Tıfli Ahmet Çelebi, Kız Ahmed, Aşki, Sururi, Kör Hasan, Harman Danası, Hacı Kıssahan, Meddah Eğlence, Çokyedi Reis, Münir Özkul, Erol Günaydın TULUAT • Geleneksel Türk tiyatrosu ile Batı Tarzı Türk tiyatrosu arasındaki etkileşim sonucunda oluşmuştur. Tuluat, geleneklere dayalı olan Orta Oyununun sahnelerde sahnelenmesi ve bunun Batı tiyatrosundaki tiyatro örnekleri ile karışmasından meydana gelen bir tiyatro dalıdır. • Tuluat tiyatrosu ilk kez 1875 yılında Kavuklu Hamdi tarafından Hayalhane-i Osmani adıyla kurulmuştur. • Tuluat oyuncularının çoğu aynı zamanda Orta oyunu sanatçısı da olduğu için aradaki farkı belirtmek için Tuluata çıkmaya “perdeye çıkma” denilmiştir. Baş kişileri İhtiyar veya Efendi, Uşak veya Aptal şeklindedir. İhtiyar burada Hacivat veya Pişekar’ın yansımasıdır, onun görevi baş güldürücüye yani Kömik ‘e nükte yapabilmesi için olanak sağlamaktır. Komik bazen karşımıza uşak veya aptal olarak da çıkabilir. KÖY SEYİRLİK OYUNLARI • Doğaçlama bir sunumdur • Belirli metni yoktur. • Kostüm önemlidir. • Ritüel ve profan (din dışı) olarak ikiye ayrılır. • Müzik ve dans önemli bir yere sahiptir. a) Ritüel oyunlar: 1 - Yılın değişmesiyle ilgili oyunlar (Köse - gelin oyunu gibi); 2 - Mücerred fikirlere bağlı oyunlar (Arap oyunları); 3 - Hayvan kültüne bağlı oyunlar (Saya Gezme oyunu); 4 - Bitki kültüne bağlı oyunlar (Cemalcik, mahsulün elde edilmesi oyunu); 5 - Mezheb merasimleri (Alevî ve Bektaşiler arasında tarikat karakteri taşıyan temsiller) b) Profan oyunlar: 1 - Günlük hayattan alınanlar (Tarla Sınırı, Kalaycı oyunları); 2 - Masallara bağlı oyunlar : (Keloğlan oyunu); 3 - Destanlara veya saz şâirlerinin hayatlarına bağlı oyunlar (Göçebe oyunu); 4 - Târihî hâdiselere bağlı oyunlar : (İstiklâl Savaşı oyunu); 5 - Hayvanları taklid edici oyunlar (Kartal ve Tilki oyunları); 6 - Samıt veya lâl oyunları (pantomim) (= Yaş, Yılbaşı, Berber, Kovandan Arı Çalma, Ali ile Fatoş oyunları); 7 - Bebek (Kukla) oyunları ( Kaaraçör oyunu) bölümlerine ayırmak mümkündür. • Koç Katımı: Hayvancılıkla ilgili, bolluk ve bereket getirilmesi için oynanan oyunlardır. Koç ve koyun birbirine katılır. Bunun sonucunda ak veya kara koyundan birini seçen koç ile kışın sert mi yoksa yumuşak mı geçeceği öğrenilir. • Saya Gezme: Çoban Bayramı da denir. Bolluk ve bereket getireceği inancıyla yapılan hayvancılıkla ilintili bir oyundur. • Dede Oyunu: Hayvancılıkla ilintili olan bu oyun, bereket getirmesi için oynanır. • Cemal Oyunu: Hasat sonrasında köye bereket getirmesi için oynanan, tarımsal kökenli bir oyundur. • Çiğdem Oyunu: Çiğdem Bayramı da denir. Baharda canlanan doğayı selamlama ve doğanın bereket getirmesine inanma amacı taşıyan bir oyundur. • Hıdırellez: Hıdır ve İlyas peygamberlerin bu günde buluştuğu inancı dolayısıyla yapılan, baharda canlanan doğayı karşılama gayesi güden bir oyundur. ÂŞIK GELENEĞİ TÜRK HALK EDEBİYATI (La-Dini) • Ayak Açma: Aşık karşılaşmalarında, aşıklardan biri tarafından ilk dörtlüğün ikinci mısraında şiire ayak olabilecek kafiyeli söz söyleme ( Ayak Alma, Ayak İkileme, Ayak Uydurma, Ayak Çıkma...) • Buta gösterme: Rüyada dolu içildikten sonra pirler aşığa sevgilinin resmini yahut iki parmağının arasında kendisini gösterir. • Kalem Şairi: Aruz vezni ölçüsüyle divan edebiyatı nazım şekilleriyle şiir yazmış aşık. • Soylama: Saz eşliğinde şiir söyleme. • Tapşırma: şiire son vermek için mahlasını söyleme. Özellikle aşık karşılaşmalarında söylenir. • Usta Malı: Usta ve ünlü aşıkların şiirlerine verilen ad. • Deyişmece: Aşıkların yarışma amacı gütmeden karşılıklı olarak şiirle sohbet etmesi. • Epizot: Bir roman, hikaye ya da destan türü metinlerde olay örgüsü içinde ana olaya bağlı ikinci derecedeki olay, eylem. Cönklerin Özellikleri 1. Cönkler Arap harfleriyle yazılmışlardır. 2. Cönkler bazıları özel kâğıtlara (alikurna, abâdi) olmak üzere en çok kullanılan yazı türleriyle kaleme alınırlar. 3. Cönkleri kaleme alanların bazıların kültür ve eğitim seviyeleri düşük olduğu için, yazının imlâsı pek sağlıklı değildir. 4. Cönklerde belirli bir ölçü yoktur. Bu tür eserlerin hazırlanması sırasında cöngü yazanın zevki ve elinde bulunan kâğıtların boyutları ön plana çıkmaktadır. 5. Cönklerde bir konu sınıflaması yoktur. 6. Cönklerde şiir türleri veya şekillerinin başına koşma, türkü, ilahi, şarkı, gazel, destan, beyit, müseddes, vb. kavramlar yazılmaktadır. Ancak zaman zaman konu başlıkları ile şiirin birbirini tutmadığı gözden kaçmamaktadır. 7. Cönkler genellikle besmele ile başlar ve “temmet” (tamamlandı) ifadesi ile son bulur. ÂŞIK KOLLARI • Âşık kolunun oluşabilmesi için bazı ölçütler vardır 1. Odak hüviyetindeki usta âşığın dil ve üslubu 2. Şiirlerinde işlediği konular 3. Usta âşığın başında geçen ve hafızalardan silinmeyecek izler bırakan çeşitli olaylar 4. Usta âşığın karşılaşmaları 5. Usta âşığın tasnif ettiği hikâyeler 6. Usta âşığın kendisine ait ezgiler 7. Usta âşığa ait ayaklar ( kafiyeli şiir) AŞIKLIK KOLLARI • Şenlik Kolu (Doğu Anadolu, Azerbaycan) EN TANINMIŞ AŞIK KOLU Bala Kişi, İbrahim, Gazeli, Ali, Bala Mehmet, Namaz, Kasım, Asker, Mevlüt, Nesib, Süleyman, Hüseyin, Gülistan. • Sümmani Kolu (Erzurum yöresi) Şevki Çavuş, Fahri Çavuş, Ahmet Çavuş, Mevlüt. • Ruhsatî Kolu (Sivas yöresi) Meslekî, Minhacî, Emsalî • Emrah Kolu (Tokat, Kastamonu yöreleri) Gedaî, Meydanî, Tokatlı Nuri • Dertli Kolu (Bolu-Kastamonu-Çankırı yöreleri) Geredeli Figanî. • Huzuri Kolu (Artvin) İzharî, Zuhurî, Fahrî • Derviş Muhammed Kolu (Malatya Yöresi) Âşıkî, Şah Sultan, Hüseyin, Bektaş Kaymaz, Hasan Hüseyin. • Deli Derviş Feryadi Kolu (Sivas-Kangal) Fahri (Süleyman), Suzanî, Revanî, Efganî, Figanî (Abidin Şimşek), Cemal Koçak, Cemal Özcan. Aşık Fasıllarında Düzen • Hoşlama(Merhabalaşma): Âşıkların dinleyicilere hoş geldiniz deyip onları selamladıkları bölümdür. Bahçesindeki gül bizde, gülşen bizde, gül bizde Edep bizde, erkan bizde, haya bizde, yol bizde Bir ilim deryasıyız gunuşacah dil bizde Vahdi saat içre zamanlar hoşgeldiniz • Hatırlatma(Canlandırma): Eski usta âşıkların şiirlerinden örneklerin verilip, saygı gösterildiği bölüm olup burada karşılaşma yoktur. Hacı Karakılçık üstadım deyi Ayrılık aşkınla yanıyor bugün Sana deli diyen Kıvrıklı köyün Toplanmış rahmetle anıyor seni • Tekellüm • Ayak Açma • Öğütleme Dinle sana bir nasihat edeyim Hatırdan gönülden geçici olma Yiğidin başına bir iş gelende Onu yad ellere açıcı olma • Bağlama Muamma: Tekellümün bu en zor bölümünde âşıklar birbirlerinin çeşitli alanlardaki bilgilerini ölçerler. Genellikle dar ayaklar tercih edilir. Dinleyicilerin zevkle takip ettikleri bölümlerin başında gelir. Önce parlak idi ziyası söndü Hep müminler ona yüzünü döndü Nerden geldi Kabatullah’a kendü Hacer’ül Esved’in taşını söyle • Sicilleme( İSTEĞE BAĞLI): Karşılaşmaya yer vermeyen bölümlerdendir. • …………………………………………………………………………………………………………………………………. Madem dilin lal imiş neden üçün alırsın sazı Derununce derc eyleyif düşünüp deseydin sözü Özünü bilmez bed asıl cismine salıfsan közü Ustasına tan edenin akıbeti kör olur gözü Ham tay gibi çifte atıp dumana gatardın tozu Ala garga kör yapalak berrena keçel kerkezi Cinsiyetin fitnekardır neslin gallaş gendin cazı Mecliste zenne sayarlar sen teki necasif gazı Bu dizeler aşağıdaki aşık fasıllarından hangisine aittir? A) Bağlama-Muamma B) Tükenmece C) Sicilleme D) Hoşlama E) Uğurlama • Yalanlama: İnanılması güç yalanların söylendiği bir bölümdür. Bir sinek yedi çuval unu aldı, Kanadıyla kırk gün uçup yoruldu. Kavanoz dibinde dağlar kuruldu, Karınca bacağını kırdı, ne yalan! • Taşlama ve Takılma Âlemi tan eder yanına varsan Seni de yanıltır mesele sorsan Bir cim bile çıkmaz karnını yarsan Meclise gelir de erkân beğenmez • Tükenmece(Lebdeğmez-Darlama): Buraya kadar birbirlerini yenemeyen âşıkların dar ayaklarla ve dudak değmezlerle birbirlerini zorladıkları bölümdür. Serden geçen, erenleriz, Erenler, ereni eder. Gerçekleri, görenleriz, Erenler, ereni eder. • Uğurlama(Methiye) : Faslın sonunda, daha önce söyledikleri sözlerle birbirlerini inciten âşıkların, rahatlama amacıyla söyledikleri tam şiirlerdir. Sazımız çaldıkça, sözümüz tükenmez, Dostun dostuna, sözü incinmez. Seninle atışmak, bir şeref bize, Güle güle dostum, daim kalın. Aruz Vezni ile Yazılan Türler 1.Divan • Divanî olarak da adlandırılan divanlar, aruzun “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün” kalıbıyla oluşturulan şiirlere denilir. • Osmanlı Divanesi, Kars Divanesi, Tekerleme Divanesi olarak da bilinir • Divanların kafiye düzeni, gazel biçimindedir Ser-nigun kıldık zamanın sagar-ı minasını Çekmeyiz şimden gerü sakinin istiğnasını 2.Selis • Halk şiirinde, âşıklarca aruzun “fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün” kalıbıyla meydana getirdikleri şiirlere selis denir. Yine aldı gam u efkâr-ı dili dâğ-ı tenin Acımaz mı yüreğin merhametin yok mu senin Ne revâ çevri ola goncaya serv-i semenin Acımaz mı yüreğin merhametin yok mu senin 3.Semaî • Gazel nazım biçimine uygun olarak ve aruzun “mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün” kalıbıyla meydana getirilen şiirlerdir. Semaîler, bazı araştırmacılara göre aruzla değil on altı heceli kalıpla (8+8=16) oluşturulan heceli şiirlerdir. Eğer yârin yanağın okşamak öpmek ise arzun Derâguş eyle dendân-ı dehân-ı şâneden çıkma 4.Satranç • Çok fazla kullanılmayan bu tür şiirler, aruzun müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilün kalıbıyla yazılmıştır. Medhine meddâh olalım hüsrev-i hûban güzele Vasfına sözler bulalım dinleye yaran güzele 5.Kalenderî • Kalenderî, aruzun “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fe’ûlün” kalıbıyla âşıklar tarafından söylenen şiirlere denilir. • Gönlüm seni ey şûh-i sitem-ger sever oldu Hicrin bana âh kim neler etti neler oldu Sensiz geceler hem-demim âh-ı seher oldu Her sâat-ı hicrin bana bin yıl kadar oldu 6.Vezn-i Aher • Müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün kalıbıyla yazılır Sanma şâhım / herkesi sen / sâdıkâne / yâr olur Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyâr olur Sâdıkâne / belki ol / bu âlemde / dildâr olur Yâr olur / ağyâr olur / dildâr olur / serdâr olur • Kime şekvâ edeyim kimlere feryâd edeyim Uzanırsa nideyim leyle-i hasret acabâ Mürg-ı dil-dâr-ı heves bir gün olup meyi ede mi Kona mı Nûri kulun başına devlet acaba • Ser-nigun kıldık zamanın sagar-ı minasını Çekmeyiz şimden gerü sakinin istiğnasını • İçtin mi a cânım yine mestâne durursun Gamzen gibi âşıklara bîgâne durursun • Kimden söz işittin ki celâ hakkına dâir Böyle güzelim hâtırı vîrâne durursun Medhine meddâh olalım hüsrev-i hûban güzele Vasfına sözler bulalım dinleye yaran güzele Benzeyemez hür u melek hidmetine çektik emek Dişleri zer şâne gerek zülfü perişân güzele Ey vasl-ı cennet/kıl cana minnet/vay serv-i kamet/cân içre cânsın Kıl cana minnet / vay serv-i kamet / cân içre cansın/ nevres fidansın Vay serv-i kamet / cân içre cânsın / nevresfidansın /şûh-ı cihansın Cân içre cânsın / nevres fidansın /şûh-ı cihansın / gözden nihansın Aceb bir hûb-ı enversin ziyâ verdin bu dünyâya Açılmış bir gül-i tersin sezâsın medh-i a’lâya İkbâle zevâl erse ne var, sen de kemal var Mağrûr-ı kemâl olma ki ardınca zeval var Üftâden oldum gül gibi soldum sor bana n’oldum cevrinle candan Gül gibi soldum sor bana n’oldum cevrinle candan oldum perişan TARİH KAYNAKLAR • Camiut Tevarih- İlhanlı Han’ı Gazan Han tarafından dünya uluslarını tanıtmak amacıyla veziri Reşidüddin kontrolünde hazırlatmıştır (Oğuz Kağan destanının islami nüshası, Oğuznamelere kaynaklık etmiştir) • Dürerü’t Tican- Memlüklü Türk tarihçisi Devedari yazdı. Memluk Kıpçaklarına ait Yaratılış Destanı ve Oğuzname geleneğinden bahseder. • Tevarihi Ali Selçuk- II. Murat dönemi tarihçilerinden Yazıcıoğlu Ali yazdı. “Oğuz” övgüsü. Dede Korkut, Salur Kazan… Oğuz Kagan’ın İslami versiyonuna yer vermektedir, Türk boylarının Oğuz tarafından adlandırılmasına, Türk boylarının tarihçesine, Oğuz sülalesinin seceresine yer verilmiştir. • Tevarih-i Ali Osman- Âşık Paşaoğlu. Osman Bey’in, Uluğ Türk’ün rüyasına benzer rüya gördüğünden bahseder. Ve burada “ÇINAR AĞACI” vurgusu yapar.. • Tarihi Cihangüşa- İranlı tarihçi Cüveyni yazdı. Uygurların türeyişi ve Cengiz Handan bahseder, Türk-Moğol tarihinin en önemli kaynaklarındandır, Orhun Abidelerinden bahseden ilk eserdir. • Şecere-i Terakime- Ebul Gazi Bahadır Han yazdı. Türkmenlerin soy kütüğü ve Oğuzname yer alır. • Şecere-i Türki- Ebul Gazi Bahadır Han’ın oğlu Enuşe Han tarafından yazıldı. Cengizname ve Özbek Şiban Han Tarihi yer alır. Mitolojisi.2010 yılında Türk’ün Soy Ağacı adıyla sadeleştirilerek Yunus Yiğit tarafından yazılmıştır. • Hanname- Buharalı İmami adlı bir Özbek tarafından efsanelerle karışık şekilde yazılmıştır, İslami dönemde yazılmış Türk secerelerindendir, İran mitolojisinden daha çok etkilenmiştir. • Gül ü Sad Berg- Muhyi-Gülşeni • Düsturname- Enveri (Osmanlıların ilk dönemleri hakkında orijinal bazı kayıtlar yer almaktadır.) Umur Bey’in gazâ ve fetihleri anlatılmaktadır, en önemli özelliği, Aydınoğulları tarihine dair ayrıntılı bilgi veren yegâne eser olmasıdır. • Mevaidü’n Nefais fi Kavaidi’l Mecalis- Gelibolulu Mustafa tarafından yazılmıştır, Karacaoğlan ile ilgili araştırmalara kaynaklık etmektedir, meddahları «yalan söyleyenler» olarak nitelendirmektedir. • Bahrü’l-Hakaik- Hatiboğlu tarafından kaleme alınmıştır, Hz. Muhammed, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi konu alan na‘tlar yer alır. AŞIK EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ • DESTAN • Toplumu yakından ilgilendiren savaş, ayaklanma, eşkıyalık, kıtlık, deprem, yangın gibi olaylar; toplumsal yergiler, cimrilik, dalkavukluk, mirasyedilik gibi gülünç sosyal olaylar üzerine kurulan uzun manzum eserlere denir. • Halk şiirinin en uzun nazım biçimidir. • Kendine özgü bir ezgisi vardır. • Duygusal öğelere yer verilmez. • Uyak düzeni koşmaya benzer. • 8’li veya 11 ’li hece kalıbıyla söylenir. • Genç Osman Destan Kayıkçı Kul Mustafa • Yaş Destanı Seyrani • Hayvan Destanı Aşık Ömer • Eşek Destanı Bayburtlu Zihni • Pire Destanı Aşık Ömer • Prut Destanı Aşık Ruhi • Para Destanı Huzuri • Cumhuriyet Destanı Murat Çobanoğlu • Atalar Sözlüğü Destanı Levni • Yürüdü Destanı Aşık Sururi • Nemce Destanı Karacaoğlan • 93 Koçaklaması Aşık Şenlik • Bağdat Destanı Demircioğlu • Deprem Destanı Sümmani • Kıbrıs Destanı- Aşık Kenzi • Samsun Destanı- Talip Coşkun • Ankara Destanı- Talip Coşkun KOŞMA • Âşık tarzı halk şiirinin en yaygın nazım şeklidir. • Âşıklar tarafından saz eşliğinde söylenir. • Nazım birimi dörtlüktür. • Dörtlük sayısı 3-5 arasında değişir. • 11'li ve 8’li hece ölçüsüyle oluşturulur. • Kafiye örgüsü abab cccb dddb... şeklindedir. Uyak düzeni abab / cccb / dddb biçimindedir. İlk dörtlüğü xaxa veya aaab biçiminde uyaklanan koşmalar da vardır. • Güzelleme: Aşk, sevgili, insan, hasret, doğa güzelliklerini övmek için yazılan lirik koşmadır. Bu türün en ünlüsü Karacaoğlan’dır. Kömür gözlüm ne salının karşımda, Gündüz hayalimde, gece düşümde. Bir güzelin sevdası var başımda, Yar sevdası çetin olur yaradan • Koçaklama/Yiğitleme: Yiğitlik, savaş, kahramanlık konusunu işleyen epik koşmalardır. En başarılı sanatçıları Köroğlu, Dadaloğlu’dur. Benden selam olsun Bolu Beyi’ne Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır Ok gıcırtısından kalkan sesinden Dağlar seda verip seslenmelidir • Taşlama: Bir olayı, durumu ya da kişiyi yeren, eleştiren koşmadır. Divan edebiyatında "hicviye", Batı edebiyatında "satir", çağdaş edebiyatta "yergi" adını almaktadır. Bu türün ünlü ozanları Seyrani, Ruhsati ve Kaygusuz Abdal’dır. • Ağıt: ölümden duyulan acıyı dile getiren koşmadır. Ağıt, Divan edebiyatında "mersiye", eski Türk şiirinde "sagu" adını alır. Yapılarına Göre Koşma Çeşitleri Musammat Koşma: Musammat koşma iç kafiyelere sahip olan koşma demektir. Musammat koşmalarda, mısralarının sonundaki kafiyeden başka bir de her mısranın içinde bir kafiye bulunur; bu mısra içindeki ve sonundaki kafiyeler aynı zamanda birbirleriyle de kafiyeli olur. Ey cemâli parlak kadi toparlak Lebleri bal kaymak sükker misin sen Boynuma lâle tak hele bir yol bak Bu kadar yalvarmak ister misin sen • Dedim-Dedi’ li Koşma: Seven ve sevilen arasında “dedim-dedi’ li” ifadelerle karşılıklı diyalog şeklinde düzenlenen koşmalardır. Dedim yanakların dedi gülümdür Dedim kaküllerin dedi sümbülümdür Dedim Garip Hasan dedi kulumdur Dedim sarmaşalım dedi ki yok yok Koşma Şarkı: Kuruluşları bakımından şarkılara benzedikleri için şarkıkoşma denilen bu şekildeki koşmalarda, ilk dörtlüğün ikinci ve dördüncü mısralarıyla diğer dörtlüklerin dördüncü mısraları kavuştak (nakarat) olarak aynen tekrar edilir. Ezberlemeyi kolaylaştıran ve tekrar yoluyla vurgulanmak istenilen fikrin telkinini sağlayıcı teknik özelliklere sahiptir. Salınarak yürü ceylan kuzusu Kaçma maral kaçma ben avcı değilim Seni sevmek imiş başım yazısı Kaçma maral kaçma ben avcı değilim • Tecnis Koşma: Bütün kafiyeleri cinaslı olan koşmalara tecnis veya tecnis koşma denilir. Ben âşıkım el göğüste yüz yerde Gel efendim del sînemi yüz yerde Yaralarım göz göz oldu yüz yerde Demem yârim ne yaradır o yara • Ayaklı koşma: Koşmanın ilk dörtlüğünde ilk iki mısradan ve son iki mısradan sonra ve diğer dörtlüklerde ise dördüncü mısradan sonra beş heceli ziyade (artık) bir mısra eklenmesiyle oluşturulan yedekli koşmalara ayaklı koşma adı verilir. Ayaklı koşmaların kafiye şeması ab(b)ab(b) cccb(b) dddb(b)... şeklindedir. Ey benim can içre canım Şuh nevcivânım olma bî-vefâ Rahmeyle bana Ben sana kurbanım gel kes gerdanım Dök yerlere kanım tek ol âşina Olma bî-vefâ Zincirleme Koşma: Her dörtlüğün son mısrasındaki kafiye sözcük ya da sözcük öbeğinin, kendinden sonraki dörtlüğün ilk mısrasının başında tekrarlanmasıyla oluşturulan koşma biçimine zincirleme koşma adı verilir. Bu şekilde mısra başına alınan sözcük veya sözcük öbeği bazen kafiyeli sözcük bazen de başka bir sözcük de olabilir. Kıymeti bilinmez her ehli diller Dillerde söylenir ehl-i hünerler Hünerler gösterir nice meseller Meseller ne bilir la’l kıymetini Yedekli Koşma • İki şekli vardır. İlki koşma-mani halidir. Koşma bendlerinin arasına aynı kafiyede bir bayati bendi ya da 7 heceli bend girer. İkincisi yedekli 5’li koşma diye adlandırılır. 8’li hece ölçüsüyle yazılır. İlk bend 5, ikinci ve yedek sayılan bend 4 dizelidir. Uyanmıştım hâb-ı nazdan havf ilen Kırklar dolu verdi tabla raf ilen Dolu tabla raf ilen Divan durdum saf ilen Öğüt almam laf ilen Erenler taraf ilen Yedi deryaları kûh-ı Kaf ilen Gavazsam kaynağa dalsam el kınar VARSAĞI • Halk edebiyatında çok yaygın olmayan bir nazım biçimidir. • Güneydoğu Anadolu’da -Toroslarda- yaşayan Varsak boyu ozanlarınca söylenen şiirlere denmiştir. • Ölçüsü ve uyak düzeni semai gibidir: (8’li ölçü, abab/cccb/dddb...) • Kendine özgü bir ezgisi vardır. Müziğinde ve sözlerinde meydan okuyan, babacan, erkekçe bir hava duyulur. • Diğer nazım şekillerinden farkı, bestesi ve kimi dörtlüklerinde "bre!, hey!, be hey!" gibi ünlemlere yer verilmesidir. • Genellikle 3-5 dörtlükten oluşur. • Koşma ve semaide işlenen konu ve temalar varsağıda da işlenir • Konu olarak hayattan ve talihten şikâyet sık sık görülür. • Bu türün en güzel örneklerini Karacaoğlan, Köroğlu ve Dadaloğlu vermiştir •Semai • Semainin kelime anlamı, "işitilerek öğrenilen şiir" demektir. • 8'li hece ölçüsüyle söylenen Âşık tarzı halk şiiri nazım şeklidir. • Genellikle en az 3, en fazla 5 dörtlükten oluşurlar. • Çoğunlukla sevgi, aşk, tabiat, güzellik, gutbet, ayrılık, kavuşma gibi duygusal ve lirik konular işlenir. • Özel bir ezgisi/bestesi vardır. • Şiirin sonuna doğru mahlas kullanılır. Emrah der bu günümdür Arşa çıkan tütünümdür Yara gidecek günümdür Düşem yollara yolara ÂŞIK EDEBİYATININ TEMSİLCİLERİ • KÖROĞLU (16.Yüzyıl) • Asıl adı Ruşen Ali’dir. Ancak babasının yörenin yöneticisi tarafından kör edilmesinden dolayı Köroğlu adıyla anılmıştır. • 16. yüzyıl saz şairlerinden olan Köroğlu’nun Bolu Beyi’nden babasının intikamını almak için yönetime baş kaldırarak dağa çıkıp eşkıya olan; ama daha çok yiğitlik ve iyilikseverliğiyle halkın gönlünde taht kurup destanlaşan hayatı tam olarak bilinmemektedir. • Köroğlu’nun şiirleri arasında yiğitçe ve coşkun bir söylenişle söylenmiş koçaklamalar önemli bir yer tutmaktadır. Aşk ve doğa güzelliklerini şiirlerinde ahenkli ve sade bir dille dile getirir. • Köroğlu Destanı onun kahramanlıklarını anlatır. "Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu." sözü ona aittir. • Er Dorusu içen bir halk ozandır. • Herhangi eğitim almamıştır. Öksüz Dede • Osmanlı-İran harplerine ait iki manzumesi sayesinde 3. Murat devrinde yaşayan yeniçeri şairlerinden olduğunu bilinmektedir. • Medrese eğitimi almamıştır. • Genelde türkü türünde eserleri bulunmaktadır. •Geda Musli • Yeniçeri ve Levent bir şair olarak tanınır. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde çöğr şairi olarak tanıtır. • Sanatçı medrese eğitimi almamıştır. • Şiirlerinden murat reis komutasında Cezayir'deki türk denizcilerinin, İspanya'ya giden bir kalyonu zaptetmelerini, İspanya kralının akrabası olan Sicilya yargıcının oğlunu tutsak alarak İstanbul'a 1. Sultan Ahmet'e göndermelerini anlatır. • KARACAOĞLAN (17.yy) • 17. yüzyılda yaşadığı düşünülmektedir. Varsak Türkmenlerindendir ve Çukurova'da yaşamıştır. • Şiirlerinin tamamını din dışı konularda söylemiştir. • Başta Toroslar olmak üzere Anadolu'da dolaşmış; aşk, gurbet, doğa güzelliği konularında şiirler söylemiştir. • Sade ve canlı bir halk Türkçesiyle şiirler söylemiştir. • Medrese eğitimi almamıştır. • Bütün şiirlerini hece ölçüsüyle söylemiştir. • Şiirlerinde coşkun bir lirizm öne çıkar. • Koşma ve semai nazım şekillerini başarıyla kullanmıştır. • Nemçe Destanı ünlüdür • Şiirlerindeki sevgi soyut, düşsel bir sevgi olmayıp mistik ve platonik olmaktan uzaktır. Onun sevgilileri, gerçekten yaşayan, adı sanı belli güzeller, Cennet, Döndü, Elif, Anşa, Zeynep, Hürü Döne, Esma, Emine, Hatice’dir. • VAR GİT ÖLÜM Ölüm ardıma düşüp de yorulma Var git ölüm bir zaman da gene gel Akıbet alırsın komazsın beni Var git ölüm bir zaman da gene gel • CAN VERMEYE DERMANIM MI VAR Üryan geldim gene üryan giderim Ölmemeye elde fermanım mı var Azrail gelmiş de can talep eder Benim can vermeye dermanım mı var • ELİF İncecikten bir kar yağar Tozar Elif Elif diye Deli gönül abdal olmuş Gezer Elif Elif diye Karac'oğlan der ki: Dertlerim çoktur, Ciğer kebap oldu, dermanım yoktur. Sözüm dinletmeye fermanım yoktur, Yiğidin kıymeti bilinmez oldu. • KAYIKÇI KUL MUSTAFA (17. yy) • 17. yüzyılda yaşayan yeniçeri şairlerinin en meşhurudur. • IV. Murat’ın Bağdat kuşatmasına katılmış ve Genç Osman Destanı’nı yazmıştır. • Divan şiirinin etkisinden uzak, halk zevkine bağlı doğal bir söyleyişle kendi çağında büyük bir şöhret kazanmıştır. • Yeniçeri aşığı olduğu için şiirleri yeniçeriler tarafından ezberlenmiş ve sınır boylarında söylenmiştir. • Kahramanca söyleyişi nazım kusurlarını kapatır. AŞIK KATİBİ 17.yüzyılda 4. Murad zamanında yaşamış bir saz şiiridir. Yeniçeri şairidir. Divan edebiyatından etkilenmiştir. Aşk, özlem ve yiğitlik konularında şiirler yazan ozan şiirlerinde aruz veznini kullansa da genellikle hece veznini kullanmıştır. KULOĞLU (17. Yüzyıl) • KULOĞLU, 17. yüzyılda yetişen çağdaşları içinde kültürü ve ünü geniş bir ozandır. Halk şiirinin her bakımdan en güçlü temsilcilerindendir • Şiirlerinden çıkarılabildiğine göre, öncelikle asker-ozanlardan olduğu, hem kara askerliği, hem deniz askerliği yaptığı anlaşılıyor. Cezayir'deki savaşlara katıldığı gibi 4. Murat'ın ünlü Bağdat Seferi'ne katıldığı şiirleriyle ortaya çıkıyor. • Evliya Çelebi ve Aşık Ömer tarafından övgüyle anlatılan tanınmış bir halk ozanıdır. • ÂŞIK ÖMER (17. Yüzyıl) • Şiirlerinde ilk başta divan şairlerine özenerek "Adli" mahlasını kullanmış daha sonrasında ise "Ömer" mahlasını tercih etmiştir. • Konyalı olan Âşık Ömer, gençliğinde birçok yeri gezmiş, birçok savaşa katılmış; imamlık, hafızlık, dervişlik yapmıştır. • Saz şairleri içinde en çok şiir yazan (1500’e yakın) odur. Saz şairleri arasında geniş bir ün yapmış, en kültürlü, en yaratıcı kişi olarak bilindiğinden saz âşıklarınca "üstat" sayılmıştır. • Kuvvetli bir Divan edebiyatı etkisi görülür, hecenin yanında aruzla da şiirler yazmıştır. • Divan şairleriyle boy ölçüşen şair, gerçekten onları aratmayacak tarzda koşma, semai, varsağı, destan ile birlikte tevhid, naat, gazel, kaside tarzında da şiirler yazmıştır. • Âşık tarzının Divan edebiyatı nazım biçimlerine doğru kaymasında ve divan şirinin üslup özelliklerinin âşıklar arasında yaygınlaşmasında yol açıcı olmuştur. Divan ve Halk şiirini en iyi kaynaştıran, hem hece hem de aruzla başarılı şiirler yazan bir şairdir. Fakat onun en değerli şiirleri heceyle yazdıklarıdır. • En meşhur şiiri, 38 dörtlükten meydana gelen ve 105 şairin adının sayıldığı Şairname’sidir • "Âşıkname" adlı bir şiir kitabı vardır. • Pire ve Hayvan adlı destanları bulunmaktadır. • ERCİŞLİ EMRAH • 17. yüzyılda Van yöresinde yaşamıştır. • Emrah ile Selvihan adlı halk hikâyesinin kahramanıdır. • Sade bir Türkçeyle lirik şiirler söylemiştir • Ercişli; din, tasavvuf, ezel, ebed, varlık, yokluk, bu dünya, öbür dünya gibi kavramlarla hiç ilgilenmemiş, bütünüyle bu dünyanın adamı olmuştur. • Ercişli Emrah , şiirlerinin tamamını hece vezni ile söylemiştir • Seherde Uğradım Ben Bir Güzele • Yüzbin Minnet İle Bağ Yetirdim • Ağalar Gurbetten Geldim • Tutam Yar Elinden Tutam • Yüce Dağların Başından • GEVHERİ (17-18. Yüzyıl) • Kırımlı olan ve asıl adı Mehmet olan Gevheri 18. yüzyıl Halk şairidir. • Şiirlerinden kâtiplik yaptığı anlaşılan şairin, öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. • Medrese öğrenimi gördüğü için koşma ve türkülerinde bile yer yer yabancı sözcükler ve Divan mazmunları görülebilmektir. Divan edebiyatının etkisiyle aruzla da şiirler yazmıştır. • Dili halk şiirine göre ağırdır. Şiirlerinde yeni bir biçim, ince bir duyarlık, üstün bir dil zevki görülür. • Asıl şöhretini heceyle söylediği şiirleriyle kazanmıştır. • Aşk, ayrılık ve gurbetten söz eder. Lirik bir söyleyişi vardır. • Bir ordu şairi olduğu; Rumeli sınırlarından Şam’a, Arabistan’a dek birçok yerleri gezip dolaştığı, şiirlerinin verdiği sonuçlar arasındadır. • Musiki ile de ilgilenmiş, besteler yapmış, kendi adı ile anılan bir makam bulmuştur. • LEVNÎ (18. YÜZYIL) • Edirne’den İstanbul’a gelmiş, çırak olarak girdiği Saray Nakışhanesi’nde kendini yetiştirerek ünlü bir minyatür sanatçısı olmuştur. • Hem aruz hem heceyle yazdığı şiirleri arasında heceyle yazdıkları daha başarılıdır. • Âşıklar arasında atasözlerini nazma çekmek onunla başlar. • Atalar Sözlüğü adlı destanı bulunmaktadır. DERTLİ (19. Yüzyıl) • Bolu’nun Şahnalar köyünde doğan şair, çocukluğunda çobanlık yapmış, gençliğinde ise gurbete çıkıp gezmiştir. • İlk ününü 1826’da İstanbul’da âşıkların devam ettiği kahvehanelerden birindeki muammayı çözerek kazanmıştır. Kullandığı “Dertli” takma adının yaşamının güçlüklerinden geldiği söylenir, ama bir başka söylenti de bir sevda yüzünden “Dertli” adını aldığı yolundadır. • Halk ve Divan edebiyatını iyi bilen şair, Divan şiiri tarzı şiirler yazmış; fakat asıl başarıyı heceyle söylediği koşmalarında göstermiştir. • Bektaşi’dir, nefesler söylemiştir. Aruz ölçüsünü ustaca kullanmış, Halk şiiri ile Divan şiirinin özelliklerini başarılı bir şekilde şiirlerinde birleştirmiştir. Şiirlerinde lirizm görülür. • Uzun yıllar Mısır’da kalmıştır, o dönemde yazdığı şiirlerde Lütfi mahlasını kullanmıştır. • "Divan"ı taş baskısıyla birkaç kez basılmıştır. • II. Mahmut’un çıkardığı fes kanunu desteklediği için «Fes Şairi» olarak tanınır. • Telli Saz, en meşhur eseridir. • DADALOĞLU ( 19.yy ) • Asıl adı Veli olan Dadaloğlu, Toroslarda yaşayan Türkmenlerin Avşar boyundandır. • Çukurova ve Orta Anadolu’da şehir yaşamından uzak yaşadığı için Divan şiirinden hiç etkilenmemiştir. • Toroslarda yaşayan göçerleri köylere zorla yerleştirmeye çalışan Derviş Paşa komutasındaki Fırka- i İslahiye ordusuna karşı çıkmış, ayaklanan Türkmenleri destekleyen, mücadeleye çağıran şiirler yazmıştır. "Ferman padişahınsa dağlar bizimdir." dizesi onun karakterini gösterir. • Koşma, semai, varsağı, destan, koçaklama türünde şiirler söyleyen Dadaloğlu, türkülerinde daha başarılıdır. Anlatım yönünden Karacaoğlan ve Köroğlu’nu anımsatır. • Dili, sade bir halk Türkçesidir. Yiğitçe söyleyişinin yanında duygulu, içli söyleyişi Karacaoğlan’la Köroğlu’nu hatırlatır. RUHSATİ • Ruhsati, badeli bir aşıktır. Şiirlerinde Ruhsat Baba, Aşık Ruhsat, Ruhsat ve çoğunlukla Ruhsati mahlaslarını kullanmıştır. • Ruhsati, saz çalamayan bir aşıktır. • İcadi ve Cehdi mahlaslarını kullanmıştır. • Ömrü boyunca birçok aşıkla karşılaşmış ve atışmıştır. • Aruz vezni ile yazdığı şiirlerinde olaylara ve mistik düşüncelere yer vermiştir. Ancak Ruhsati asıl başarısını hece vezni ile göstermiştir. • Aşık Kolu olan halk ozanlarındandır. • Hiciv ustası bir halk ozanıdır • ERZURUMLU EMRAH (19.yy) • Sanatı ve şiirleri taklit edilen, yetiştirdiği çıraklarıyla Emrah âşık kolunu oluşturan, “Emrah koşması” nı âşıklık geleneğine kazandıran çağının usta âşıklarındandır. • Erzurumlu olduğu için "Erzurumlu Emrah" diye anılan bu saz şairi, Anadolu’nun birçok yerini gezmiştir. • Zamanının en ünlü şairlerindendir. • Saz şairleri içinde Divan şiirini en iyi bilen şairin, heceyle yazdığı koşma ve semaileri yanında aruzla yazdığı gazel, murabba ve muhammesleri de vardır. • Heceyle yazdığı -koşma ve semai- şiirlerinde daha başarılıdır. • SEYRANİ ( 19.yy ) • Kayseri’nin Develi ilçesinde doğan Seyrani, Sultan Abdülmecit döneminde İstanbul’a gelmiş; ancak devrin büyüklerini hicvettiği için kovulmuş, memleketine dönmek zorunda kalmıştır. • Yergi (taşlama) ve mizah şiirimize başarılı örnekler katan şair, dönemindeki aksaklıkları ele almış, değersiz yöneticileri, ham sofuları kıyasıya eleştirmiş, yerden yere vurmuştur. • 1830’lu yıllarda İstanbul’dayken padişaha varıncaya dek devrin büyüklerini hicvettiğinden memleketine dönmek zorunda kalmış, sonraki yıllarda da pervasız, deli dolu tutumundan dolayı “Deli Seyrani" adıyla anılır olmuştur. • Aruzla yazmakla beraber asıl kişiliği hece ile yazdığı koşma, nefes, destan, semai, devriye tarzındaki şiirlerde görülür. • Şiirleri "Senihat-ıSeyrani" adlı kitapta Ahmet Haşim tarafından toplanmıştır. • Asıl adı Mehmet olan şair, on beş yaşlarındadır. Fakir bir mahalle imamı olan babası tarafından, camiyi açması ve kandilleri yakması için camiye gönderilmiştir. Camiye girdiğinde kandillerin yanmış olduğunu ve loş ışıkta saf bağlamış yeşil kavuklu, ak sakallı dervişleri görünce korkudan bayılır. Günlerce ortalıkta görülmez. Sonra baygın halde bağda bulunur. Bu olaydan sonra adı Seyrani olur. • Badeli bir aşıktır • BAYBURTLU ZİHNİ (19.yy) • Medrese öğrenimi görmüş, divan kâtipliği yapmış, değişik memuriyetlerde bulunmuştur. • Asıl ününü hece ile yazdığı yergi ve taşlama türündeki âşık tarzı şiirleriyle kazanmıştır. • Divan edebiyatından etkilenerek kaside, gazel ve tahmisler yazmıştır. Şiirlerini topladığı Divan’ı ve Sergüzeşt-name adlı bir mesnevisi vardır. • Kitab-ı Hikaye-i Garibe nazım nesir karışık bir diğer eseridir. • Hicivleriyle tanınan bir halk ozanıdır TOKATLI NURİ • Alevi- Bektaşi geleneği içinde yetişen ozan Erzurumlu Emrah’ın etkisinde kalarak onun kolunu devam ettirmiştir. • Aruz veznini de kullanan Nuri’nin daha çok hece ölçüsünde başarılı şiirleri vardır. • Adına düzenlenmiş bir divanı bulunmaktadır. • Badeli bir aşıktır CEYHUNİ • Aslı adı Çördük oğlu Ömer’dir. 1847'de Zile'nin Çıkrıkçı Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir. • İyi bir saz ustası olan Ceyhuni 12 telli çöğür çalan ve kalın gür, aynı zamanda çok güzel olan davudî sesi ile herkesi hayran bırakan, sazı ile geçimini sağlayan usta bir âşıktır. • Aşık Nuri’nin çıraklığını yaparak Erzurumlu Emrah kolunu devam ettirmiştir. • Badeli bir aşıktır GEDAİ • Tokatlı Gedâî olarak anılması ve bilinmesi gerekirken uzun yıllar İstanbul, Beşiktaş’ta ikamet ettiği ve ömrünün büyük bir kısmını burada geçirdiği için Beşiktaşlı Gedâî diye şöhret bulmuştur. • Gedâî hecenin yanı sıra aruzu da başarı ile kullanmış her iki vezinde de başarılı şiirler ortaya koymuştur. • Kerbela ve Hz. Hüseyin için yazdığı aruz ölçülü mersiyeleri mevcuttur. • Bektaşiliğe intisap eden Gedâî’nin şiirlerinde dinî-tasavvufi izler de oldukça yaygındır. • Edebî şahsiyetinin teşekkülünde Emrah’ın tesirinin olduğu ve hatta Emrah’ın çırakları arasında olduğu belirtilmektedir. TÜRABİ • Ası adı Ali olan Türâbî, XIX. yüzyılın en meşhur Bektaşî şairlerindendir. Kırşehir’de Bektâşî tekkesi Dedebabalığı’nda bulunduğu ve bazı yazarlar tarafından da Ankaralı olduğu kaydedilmektedir. Şiirlerini hece ve daha çok aruz vezni ile yazmıştır. • Bazı şiirlerinde Hurufîlik’e de temâyülü görülür. • Badeli bir aşıktır • SÜMMANİ • 19. yüzyılda yaşamıştır. • Hayalindeki sevgilisi Gülperi'yi bulmak için dolaşıp durduğu söylenir. • Toplumsal acıları (deprem, yangın, sel...) dile getirmiştir. • Koşma ve semailerinde aşkı ve doğa güzelliğini işlemiştir. • Aşık Kolu bulunan bir halk ozanıdır. • Deprem Destanı’nı yazmıştır . • Badeli bir aşıktır AŞIK ŞENLİK • Doğu Anadolu ve Azerbaycan bölgesinin halk ozanıdır. • Osmanlı-Rus Savaşı esnasında halk-toplum önderliği yapmıştır. Ünlü şiiri "93 Koçaklaması"nı bu esnada söylemiştir. Bu şiirde geçen, "can sağ iken yurt vermeniz düşmana" mısrası o dönemki yurt savunmasının temel felsefesini oluşturmuştur. • Selman Bey, Latif Şah ve Sevdakar Şah gibi hikâyeleri günümüze kazandırmıştır. • 1913'teki Revan yolculuğu sonrasında oradaki rakip saz şairlerinin kıskançlığıyla yemeğine zehir katılmış ve memleketi Çıldır'a ulaşamadan Arpaçay ilçesinde ölmüştür. • Aşık Şenlik kolunu; Şeref Taşlıova, Murat Çobanoğlu gibi aşıklar devam ettirmiştir. • Badeli bir aşıktır • KAGIZMANLI HIFZI . Medrese eğitimi görmüştür. . Koşma, semai, destan türlerinde şiirler söylemiştir. . Şiirlerinin en ünlüsü genç yaşta ölen amcasının kızı Ziyade için yazdığı ağıttır. . Gerçekçi bir söyleyişi, yalın bir dili vardır. . Şiirlerinde yaşadığı olayları ve tabiatı konu edinmiştir. .Sefil Baykuş adlı eseriyle de tanınır. AŞIK REYHANİ • Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi. Kendi aşıklığı ve yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır. • Reyhani, rüyasında gördüğü bir kıza aşık olur. Kısa bir süre sonra kızı kaçırır. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirirler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türküler söylemeye başladı. Ancak bu mahlas uzun süre kullanmadan Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi. Aşık Reyhani, birçok ülkede konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD’nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kedisine fahri öğretmenlik ünvanı verildi. • «Alvarlı Reyhani, Böyle Bağlar, Kervan, Şu Tepenin Arkasında • ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU • Cumhuriyet dönemi şairlerindendir. Suçiçeği hastalığı yüzünden gözlerini kaybedince babasının aldığı saz ile kendini geliştirmiştir. • Yurdu gezip sazıyla şiirler söylemiştir. • Köy enstitülerinde halk türküleri öğretmenliği yapmıştır. • Didaktik şiirlerinin yanında doğa , özlem, aşk konulu şiirleri daha çok ilgi görmüştür. • Ahmet Kutsi Tecer tarafından keşfedildi. • ………………………………. Tarafından hayatı………………………………..eserle belgesel yapılmıştır. • Ne Ötersin Dertli Bülbül • Benim Sadık Yarim Kara Topraktır • Dostlar Beni Hatırlasın • Uzun İnce Bir Yoldayım • Küçük Dünyam • UNUESCO tarafından 2023 yılı Aşık Veysel yılı ilan edildi. NEŞET ERTAŞ • Kırşehir‘in Çiçekdağı ilçesinin Kırtıllar köyünde doğdu. Babası, Türkmen/Abdal müzik geleneğinin üstadı Muharrem Ertaş, annesi Kırıkkale'nin Keskin ilçesinin Hacıaliobası köyünden Döne Ertaş'tır. Babası Muharrem Ertaş’ın Türkmen-Abdal müzik ve bozlak geleneğini devam ettirdi. Yöresel unsurları taşıyan müziği yaşadığı yörenin dışına çıkardı, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasını sağladı. • 1960’lı yıllardan itibaren kendi yazdığı şiirleri havalandırıp seslendirdi. Garip mahlasını kullandı. 1970’li yıllardan itibaren türküleri dönemin pek çok sanatçısı tarafından yorumlandı. 2009 yılında UNESCO’nun Yaşayan İnsan Hazinesi envanterine girmeye değer görüldü. 2002’de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından verilmesi uygun görülen «Devlet Sanatçılığı» ünvanını kabul etmedi. • Türküleri arasında; Kendim Ettim Kendim Buldum, Ah Yalan Dünyada, Zahidem, Gönül Dağı, Garibin Yüzü Gülmez Dünyada ABDURRAHİM KARAKOÇ * Hece ölçüsünü ustalıkla kullanmıştır. * Sosyal konuları, İslam’ı, gurbeti şiirleri işlemiştir. * Serbest tarzda söylediği şiirler de vardır. * Şiirlerinde halk diline ait kelime ve deyimler, şive taklitleri görülür. * Taşlamaları da ünlüdür. Eserleri: • Mihriban, Hasan’a Mektuplar, Beşinci Mevsim, Vur Emri, Yağmur Yerden Yağar • ŞEREF TAŞLIOVA • Binden fazla şiiri ve tasnif ettiği birçok halk hikayesi vardır. • İki yüzden fazla makamı bilmektedir. • Çeşitli festival ve yarışmalarda çok sayıda birinciliği vardır. • UNESCO tarafından “yaşayan insan hazinesi” seçilmiştir. • Yurt dışında Türk Halk Edebiyatını tanıtmıştır • Badeli bir aşıktır MURAT ÇOBANOĞLU • Kars'ın Arpaçay ilçesinin Koçköyü beldesinde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Saz çalmaya ve şiir söylemeye 1951 'de gördüğü bir rüyada bâde içtikten sonra başlamıştır. • Kars’ta aşıklar kahvesi işletmiştir . • Babası, Kars’ın usta aşıklarından Gülistan’dır. • Üç bine yakın şiiri ve ünlü aşıklarla atışmaları vardır. • Kiziroğlu türküsünü halka tanıtan kişidir. • Badeli bir aşıktır •ÂŞIK FEYMANİ • Adana’da çiftçilik yapmaktadır. • Hem saz çalan hem de şiirler yazan bir halk şairidir. • Tasavvuf şiirleri de yazmıştır. Atışmaları başarılı olup, öğretici niteliktedir. Şiirlerinde işlediği temalar arasında tabiat ve ormanın ayrı bir yeri vardır. • Sağlığında adına şenlikler yapılan ilk âşık olma özelliğine sahip olmuştur. • Ahu Gözlüm isimli şiir kitabı “Halk Şairleri Arası Eser Yarışması” nda mansiyon ödülü almıştır. ÂŞIK MAHSUNİ ŞERİF • Halk şairi ve bestecidir. • Bektaşî kültürünün dünyaya tanıtılmasında önemli bir yeri vardır. • "Dom Dom Kurşunu", "Yedin Beni", "Yuh Yuh", "Fadimem", "Gül Yüzlüm", "Ciğerparem", "Merdo", "Dostum Dostum", "Han Sarhoş Hancı Sarhoş", "Çeşmi Siyahım" TALİP COŞKUN • Halk ozanı. 1898 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesinde dünyaya geldi. • Asıl adı Hacı Bektaş Coşkun. Hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, I. Dünya Savaşı’nda yetim kalınca çobanlık yapmaya başladı. Birçok kent dolaşarak çoğunlukla okul ve askeri birlikleri gezerek saz çalmadan sadece şiirlerini okuyup Keklik Emine ile olan aşklarını anlatarak, güncel olaylar üzerine söylediği destan kitapçıklarını satarak hayatını kazanmaya çalıştı. Mizah ve hiciv şiirleri de yazdı. • Ankara Destanı, Samsun Destanı, Kıbrıs Destanı, Felek Yarası, Seher Yeli Gibi… ALİ İZZET ÖZKAN • Çıraklık geleneğine göre Sivaslı Âşık Sabri’den ders almıştır. 1924 yılında Hacı Bektaş Dergâhı'na girerek burada "İzzetî" mahlasını almıştır. • "Mecnunum Leylamı Gördüm", "Şu Sazıma Düzen Ver" ve "Mühür Gözlüm" gibi türkülerini okuduğu plaklarıyla asıl ününü sağlamıştır. • Şiirlerinden bazıları Ülkü dergisinde yer aldı. • Âşık Veysel: Vefatının 50. yıl dönümü olan 2023 • Celâleddîn-i Rûmî: Doğumunun 800. yılı vesilesiyle 2007 , • Fuzûlî: Doğumunun 500. yıl dönümü münasebetiyle 1995 • Dede Korkut: Destanlarının ve mirasının korunması amacıyla 1999 • Ahi Evran: Doğumunun 850. yılı dolayısıyla 2021 (Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre ile aynı yıl) • Şeyh Edebali: Vefatının 700. yılı münasebetiyle 2026 • Nasreddin Hoca: Doğumunun 800. yılı nedeniyle 2008 • Hoca Ahmed Yesevi: Türk tasavvufunun kurucusu kabul edilen "Pîr-i Türkistan", UNESCO tarafından 2016 yılı için anma yıl dönümleri arasında ilan edilmiştir. • Hacı Bektaş-ı Veli: Vefatının 750. yılı dolayısıyla 2021 yılı UNESCO anma ve kutlama yıl dönümleri arasına alınmıştır. • Evliya Çelebi (2011): Doğumunun 400. yıl dönümü münasebetiyle 2011 • Bilge Tonyukuk (2020): Abidesinin dikilişinin 1300. yıl dönümü vesilesiyle 2020 • 2024: Divânu Lugâti't-Türk'ün yazılışının 950. yıl dönümü Yıllara göre sanatçı soruları 2013- Levni ve Kaygusuz Abdal 2014- Aşık Ömer- Karma Soru ( Kaygusuz, H. Bektaş-ı Veli, Yunus, Ahmet Yesevi, Süleyman Çelebi) 2015- Bayburtlu Zihni- Ahmedi 2016 Şeref Taşlıova-Aşık Kolları 2017- Sümmani 2018- Eşrefoğlu Rumi- Aşık Kolları 2019- Niyazi Mısri- Aşık Kolları 2020- Abdal Musa- Mahsuni Şerif 2021- Aşık Kolları- Hacı Bayram- Ceyhuni 2022-Aşık Kolları- Karma Soru (Kul Mustafa, Bayburtlu Zihni, Derviş Muhammed, Şeref Taşlıova, Zuhuri) 2023- Pir Sultan Abdal- İbrahim Gülşeni 2024- Ali İzzet Özkan 2025- Seyrani- Akşemseddin 2026- Dertli- Eşrefoğlu Rumi Yıllara göre sanatçı soruları 2013- Pir Sultan Abdal 2014- Süleyman Çelebi 2015- Karma Soru ( H. Bayram, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa, Hoca Dehani) 2016 Hacı Bayram Veli 20172018- Kaygusuz Abdal 2019- Dadaloğlu 2020- Süleyman Çelebi 2021- Aşık Ömer 2022-Ahmet Fakih 2023- Abdal Musa-Dertli 2024- Eşrefoğlu Rumi 2025- Ruhsati 2026- Erzurumlu Emrah TASAVVUF TÜRK HALK EDEBİYATI • Ene’l Hak: Hallac-ı Mansur’un öldürülmesine neden olan ünlü sözü. “Ben Hakk’ım” anlamındaki bu söze tasavvufta “Ben kendi varlığımı Allah’ın varlığında yok ettim, Allah’tan başka bir varlık yok.” gibi anlamlar verilmiştir. Tasavvuf dışı çevreler ise bu sözü “Ben Allah’ım’’ anlamında anladığı için küfür saymıştır. • Fenâfillah: Sufînin dünya ilgilerinden tamamen uzaklaşarak kendi varlığını unutup Allah ile bir olması. Tasavvufta ulaşılacak son mertebe. • Gurbet: Sufîlere göre asıl vatan ruhlar âlemidir; bu dünya ise bir misafirhanedir, gurbettir. • İnsan-ı kâmil: Tasavvufta en üst mertebeye ulaşmış yetkin insan. • Pir-i mugan: İlahi aşk şarabını sunan mürşit Saki: Allah aşkını sunan insan-ı kâmil. • Mürit: Tasavvuf yoluna girmiş, manevi yolculuğa girmiş kişi. • Mürşit: Doğru yolu gösteren rehber, şeyh •İlahi • Allah’ı övmek, yüceltmek ve O’na yalvarmak için yazılan dini şiirlerdir. • Kendine özgü bir ezgiyle söylenir. • Hecenin 7,8,11 ’li kalıplarıyla söylenir. Dörtlük sayısı 3 ile 7 arasındadır. • Divan şiirindeki tevhit ve münacaatın Halk edebiyatındaki karşılığıdır. • Mevlevilerde "ayin", Bektaşilerde "nefes", Alevilerde "deme "Gülşenî tarikatında “Tapuğ” Halvetîlerde “Durak” adını alır. • Mevlevî ve Bektaşi dışındaki tarikatlerde ilahiye “Cumhur” adı verilir. • En ünlü temsilcileri Yunus Emre, Niyazi Mısri, Eşrefoğlu Rumi • Deme • Alevi tarikatından olan tekke ozanlarının söyledikleri şiirlerdir. Pir Sultan "deme" türünün ünlü temsilcisidir. Pir Sultan Abdal şâhımız Hakk’a ulaşır râhımız On iki imam katarımız Uyamazsın demedim mi • Nutuk • Pirlerin, mürşitlerin tarikata yeni katılanları bilgilendirme ve tarikat kurallarını, derecelerini Evvel tevhid sürerler mürşid ilinden Erişir cânına fazlı Hüdâ’nın Kurtulursun emmarenin elinden Erişir cânına fazlı Hüdâ’nın • Şathiye • Ciddi bir düşünce ya da duyguyu iğneli ve gülmeceli bir dille anlatan şiirlere denir. Şathiyeler daha çok Alevi-Bektaşi ozanlarınca söylenmiştir. Yücelerden yüce gördüm, Erbabsın sen koca Tanrı. Alim okur kelam ile, Sen okursun hece Tanrı. Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü, Bostan ıssı kakıyıp, zînâr kor gözümü. Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım, Nedir diye sorana, bandım verdim özünü. Damlada toz kalmadı, sinek kovalar kartal, Şaştım hayat işine, benzemez hiç yazına. Devriye • Tasavvuf inancında evrendeki her şeyin Allah’tan geldiği ve yine Allah’a döneceği inancını, felsefesini yansıtan şiirlere denir. Devir kuramı Hz. Muhammed’in "Ben nebi iken dem su ile çamur arasındaydı." hadisi ile ilgilidir. İnsan ruhunun olgunlaşmasını anlatır. • Dokuz ay on gün batn-ı maderde Kudretten gözüme çekildi perde Vaktim tamam olup ahir yerde Çıkıp ten donundan cihana geldim • Üryan püryan edip beni soydular Nazik tenim teneşirde yuydular Alıp gidip kabristana koydular Hayf ben o sessiz virana geldim MAKTEL-İ HÜSEYİN • Maktel, mersiye türünün özel bir biçimidir. İslam tarihinde önemli bir yere sahip olan Kerbela vakasında şehit edilen başta Hz. Hüseyin olmak üzere Kerbela şehitlerini konu edinen metinlerdir. • Maktel türünün ilk örneği Arap edebiyatına aittir: Ebu Mihnet’in yazmış olduğu “Kitabu Makteli’l Hüseyin“. • Türk edebiyatındaki ilk maktel örneği, Kastamonulu Şadi’nin “Maktel-i Hüseyin” adlı mesnevisidir. • Türk edebiyatındaki en başarılı maktel örneği ise Fuzuli’ye aittir: Hadikatü’s Süeda. • Mübarek kanı toprağa saçıldı, Gökten melekler yere saçıldı. Yezit elinden beller büküldü, Şah Hüseyin'im şehit edildi." Hikmet • Sözlükte; öğüt verici, yol gösterici, kısa, özlü söz anlamına gelen “hikmet“; Orta Asya Türkleri arasında dini, ahlaki, tasavvufi, öğretici şiirlere verilen isimdir. • Genellikle 12’1i hece ölçüsüyle yazılan hikmetler koşma tarzı kafiye düzeniyle kafiyelenmiştir. • Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol Öyle mazlum yolda kalsa yoldaşı ol Mahşer günü dergahına yakın ol Ben-benlik güden kişilerden kaçtım ben işte • Ümmet olsan, gariplere uyar ol Ayet ve hadisi her kim dese, duyar ol Rızk, nasip her ne verse, tok gözlü ol Tok gözlü olup şevk şarabın içtim ben işte. DUVAZNAME: Alevi-Bektaşi geleneğinde On İki İmam'ı konu edinen, onların adlarının ve sıfatlarının geçtiği türlere Duvaz (düvaz-deh, düvâz-imâm) denir Rıza'dır imamların gözü, nuru Taki, Naki, Askeri'dir hakkın nuru Mehdi Şah'tır, cihanın serveri Kırklar'ın cemine niyaz edelim GEVHERNAME: Allah aşkını ve insanın aslındaki ilahi cevheri "gevher" (inci, değerli taş) benzetmesiyle anlatır. Can gevherini (inci/cevher) bilmek gerekir, Gönül evini (kalbi) temizlemek gerekir. Ol gevher ki deryadan çıkmıştır, Arifler onu sır bilmiştir..." DOLAPNAME: Allah aşkıyla yanan bir âşığın feryadına benzeterek anlatan alegorik (sembolik) şiirlere verilen addır. Allah aşkının terennümünü ifade eder, genellikle soru-cevap tarzında yazılır. Sual itdüm bugün ben bir dolaba Didüm niçün sürersin yüz bu aba Neden bağrun delükdür gözlerün yaş Sebeb nedür sataşdun bu itaba VÜCUDNAME Levh-i mahfuzdan başlayarak ana rahmi de dahil olmak üzere insanın bütün gelişim evrelerinin tasavvufi bir bakış açısıyla yorumlandığı eserlere vücud-name adı verilir. Vücud-name, âlem-i sagîr (küçük âlem) olan insan bedeniyle âlem-i kebîr (büyük âlem) olan kâinatın birbirlerini nasıl aynaladığını anlatmayı amaçlayan tasavvufi bir risaledir. Eserde insan bedenindeki çeşitli ögelerle yedi gök, on iki burç, yedi hâssiyyet (nitelik), dört ruh, nefsin dört mertebesi, dört vech, dört melek, dört âlem, dört sıfat ve on sekiz bin âlem arasındaki ilişki verilmiştir. İnsanın vücudunun çeşitli organ ve uzuvları Arap alfabesindeki harflere benzetilmiştir. Bismillah deyü söze başladım Vücudun yapısını ben gözledim Başın içinde akl-ı küldür çerağ Gözlerindir ayn-ı hak’tan ardağ Kaşlarındır çünki iki nur-ı ayn Kirpiğin çünki arş üzre o zeyn Kulakların levh-i mahfuzdur senin Burnun için arşın üstüdür benim Ağzın içre dilin arş-ı rahman Dişlerin çünki huruf-ı kur’an ... Karnındır çünki beyt-i mamur Göbeğindir çünki arşın nuru Kaygusuz Abdal der vücudum gördüm Vücud içinde hakkı buldum. KIYAFETNEME Hamdullah Hamdi'nin Kıyafetname'si: Türk edebiyatındaki ilk müstakil (15. yy) kıyafetnamedir. "Enf eger olsa dıraz" (Burnu uzun olanın) "Sahibidir fehmi az" (Anlayışı az olur) "Enf eger olsa kasîr" (Kısa burunlu olanlar) "Havf olur anda kesir" (Fazla korkak olur) FÜTÜVVETNAME Haliloğlu Yahya Burgazi - Fütüvvetnâme (13. yy): Türkçe yazılmış ilk ve en önemli fütüvvetname örneklerinden biridir. "Âdem gibi özür dilemek, İbrahim gibi cömert/sabırlı olmak, İsmail gibi dürüst olmak, Hz. Muhammed gibi merhametli olmak, Ömer gibi adaletli olmak ve Hz. Ali gibi bilgili olmak" Evvel tevhid sürerler mürşid ilinden Erişir cânına fazlı Hüdâ’nın Kurtulursun emmarenin elinden Erişir cânına fazlı Hüdâ’nın Bu dizeler aşağıdaki türlerden hangisine aitti? A) Nefes B) İlahi D) Nutuk E) Devriye C) Deme Nefes • Bektaşi tarikatından olan tekke ozanlarının, tarikatlarıyla ilgili görüşlerini işleyen Tasavvufi şiirlere "nefes" denir. Peygamberimiz ve Hz. Ali’ye övgüler işlenir. Özellikle Pir Sultan bu tarzdaki şiirleriyle tanınır. Ey erenler çün bu sırrı dinledim Huzuru mürşide vardım bu gece Hakikat sırrını andan dinledim Evliya erkanın gördüm bu gece AHMET YESEVİ • Ahmet Yesevi, Türkler arasında ilk tarikat kurucusu ve aynı zamanda, yaşadığı dönemde halkın üzerinde derin izler bırakmış olan ilk sufidir. Yesevi, kurduğu Yeseviye tarikatıyla birlikte tasavvufi düşüncelerin ve İslamiyet’in Orta Asya Türk boyları arasında gelişmesini ve yayılmasını sağlamış olan önemli bir şahsiyettir • Sünni-Hanefi olan Ahmet Yesevi’nin eserinde Hz. Muhammed’in sünnetine bağlılık, düşüncesinin temelini oluşturur. Onun tasavvufi anlayışı Kur’an ve sünnete tamamıyla uygundur. • Divan-ı Hikmet’te ilahi aşkın her şeyin esası olduğu görüşü dikkat çeker. • UNESCO tarafından 2016 yılı, Ahmet Yesevi yılı olarak kabul edilmiştir. Ahnet Yesevi’nin Hikmetleri • ……………………………………………………………………………….. 1. Divan-ı Hikmet: Arapçayı ve Farsçayı çok iyi bilen Ahmet Yesevi, dervişlik adabını ve yolunu etrafında toplanan müritlerine (öğrencilerine) öğretebilmek adına, anlaşılır bir dille şiirler yazar. Türk halk edebiyatından alınan dörtlükler ve hece ölçüsüyle basit bir dille yazılan bu şiirlere, onları aynı özellikleri taşıyan basit şiirlerden ayırmak adına hikmet adı verilmiştir. 2. Fakrnâme: Fakrname ayrı bir eser olmamakla birlikte, Divan-ı Hikmet’in mensur mukaddimesidir (önsözüdür). İçeriğine baktığımızda ise, tasavvufi düşüncelerin didaktik (öğretici) bir nitelikle ele alındığı görülmektedir. SULTAN VELED • Sultan Veled, Mevlana’nın oğludur. Dini-tasavvufî konulara ağırlık vermekle birlikte biçim olarak Divan tarzı şiirleri Anadolu’da ilk yazan odur. Yalnız, şiirlerinin çoğu Farsçadır. Türkçe birkaç gazeli ve mesnevi biçimli birkaç parçası vardır. Farsça eserlerinden bazılarının sonuna Türkçe bölümler eklenmiştir. • Mevleviliğin kurucusudur. • Türkçe gazel yazan ilk kişidir. • Selçuk Şehnamesi adlı bir eseri olduğu bilinir, ancak bu eser ele geçmemiştir. • İbtidanâme: Mevlâna’nın ve onunla ilişkileri olan kişilerin yaşamlarına ait bilgiler içerir. • Rebâbnâme: Mesnevidir. • İntihânâme: Mesnevidir. • Maarif: Mevlâna’nın sözlerinin açıklanması yanı sıra kendi özelliklerini ve dönemine ait olayları anlatır. ŞEYYAD HAMZA • 13. yüzyılda Akşehir ve Sivrihisar’da yaşayan sufi şairlerden biridir. Önceleri bir şeyyad (duvar ustası) iken Ahi zümrelerine intisabı sebebiyle tarikat çevrelerine de girmiş, bu arada halk için şiirler söylemiştir. Şeyyad Hamza hece ve aruzla şiirler söyleyebilen, İslam kültürünü kavramış gezgin bir mutasavvıftır. Hece ile yazdığı parçalar nazım tekniği itibari ile güzeldir. • Hamse sahibidir. • 26 beyitlik “içinde” redifli manzumesi, 79 beyitlik Dastan-ı Sultan Mahmud mesnevisi, 1529 beyitlik Yusuf u Züleyha ve muhtelif şiirleriyle özellikle dini-tasavuufi Türk edebiyatı sahasında önemli bir yeri vardır. Eser, Kur’an-ı Kerîm’deki Yûsuf kıssasına dayanmaktadır. GÜLŞEHRİ • Mantıku’t- Tayr: Gülşehri‘nin Gülşennâme olarak da bilinen bu eseri, İranlı şair Feridüttin Attar’ın aynı adlı eserinin çevirisidir. “Kuş Dili” demektir. Tasavvufi ve alegorik bir eserdir. • Mahlas kullanan ilk şairdir. • Hayvan hikayeleri ile tanınan ilk sanatçıdır. • Gülşehri’nin Feleknâme isimli ünlü bir eseri daha vardır. Feleknâme’yi İlhanlı hükümdarlarından Gazan Han’a sunmuştur. • KUL MESUT • 14. yüzyılın ortalarında yaşamış önemli bir Türk şair ve tercümanıdır. Döneminde kullanılan deyimler ve atasözlerini nazma geçirerek Türkçe’nin kelime hazinesine katkıda bulunmuştur. Dili sade olan şair, Arapça ve Farsça kelimelere oldukça az yer vermiştir. Hoca Mesud’un eserleri, 14. yüzyıl Türkçesi’nin kelime hazinesi ve gramer yapısı açısından büyük öneme sahiptir. Bilinen iki önemli eseri Süheyl ü Nevbahâr ve Ferhengnâme-i Sa’dî’dir. Kelile ve Dimne Tercümesi : Sade nesrin bir örneğidir. Asıl sahibi Beydeba‘dır. YUNUS EMRE • İyi bir eğitim görmüştür, Anadolu Mutasavvufudur. Taptuk Emre'nin dergâhında tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Halkı aydınlatmak amacıyla diyar diyar dolaşmıştır. • Yunus Emre, Kullandığı Türkçe, işlediği temalar, şiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir şair olduğunu ispat etmeye yeter. Şiirleri Divan’ında toplanmıştır. Ayrıca Risaletü’n-Nushiyye adında bir mesnevisi vardır. • Şiirlerinde; Allah sevgisi, ilmin önemi, insan sevgisi, dünyanın geçiciliği.. • İslam tasavvufunu Türk geleneksel kültür zevki ve yapısına göre yeniden yorumlamış; vahdet-i vücut gibi karmaşık bir metafizik sistemi kolay anlaşılır bir tasavvuf söylemiyle Türk halkına sunmuştur. • "Sehl-i mümteni" denilen çok kolay görünüp benzerinin yazılması çok güç olan bir üslubu vardır. • Şiirlerinde hoşgörü ve sevgiyle yoğrulmuş bir dinsel temel üzerinde Allah aşkı, insan sevgisi, varlık, yokluk, yaşam ve ölüm gibi temaları işlemiştir. • 13.yüzyılda hümanizmin müjdecisi olmuştur. Yaratılanı sev ,yaratandan ötürü. • 1991 yılı Yunus Emre adına UNESCO tarafından SEVGİ YILI ilan edildi. • 2021 Yılı, “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” Olarak İlan Edildi. • HACI BEKTAŞ-I VELİ (1352-1429) • Hacı Bektaş-ı Veli, 13. yüzyılda yaşamış ünlü bir Türk mutasavvıfıdır. Türkistan’ın Nişabur kentinde dünyaya gelmiş, birçok mutasavvıftan ders alarak iyi bir eğitim görmüştür. Türkistan’ın büyük şeyhi Ahmet Yesevi’ nin işaretiyle Anadolu’ya gelmiş, pek çok derviş yetiştirmiştir. • Bilinen en önemli yapıtı "Makalat"tır. Sohbetler, sözler anlamına gelen yapıt, Ahmet Yesevi’nin Fakirname adlı yapıtının açıklaması gibidir. Tasavvuf konusunda yazılmış ayrı ayrı bölümler halindedir. Kısa hikâye ve nüktelerle Allah aşkı ve coşkusu anlatılmıştır. Arapça yazılan eser tercüme edilerek uzun yıllar Bektaşi tekkelerinde okutulmuştur. Eserin konusu Alevi-Bektaşi inancındaki “dört kapı kırk makam”dır. ( şeriat, tarikat, marifet, hakikat) "Kadınları okutunuz" sözü ile Hacı Bektaş Veli, akla, mantığa ve sevgi temeline dayandıran; kadın ve erkek eşitliğini savunan ve döneminde Hatun Ana (Kadıncık Ana) önderliğinde kurulan Anadolu Bacıları teşkilatına büyük destek veren bir düşünce adamı ve düşünürdür. 2021 yılı Hacı Bektaş-ı Veli yılı ilan edildi. • Kitab’ül- Fevaid (Fevaidname) adlı eseri Hacı Bektaş Veli ile Ahmed Yesevi'nin konuşmalarından oluşmuştur. • Fatiha Suresi Tefsiri, Besmele Şerhi, Hadisi Erbain Şerhi. • Kitab’ül- Fevaid (Fevaidname) adlı eseri Hacı Bektaş Veli ile Ahmed Yesevi'nin konuşmalarından oluşmuştur. • Fatiha Suresi Tefsiri, Besmele Şerhi, Hadisi Erbain Şerhi. • Hacı Bektaş-ı Veli’nin Kerametleri • Susam Yaprağı ve Darı Çeç Üzerinde Namaz Kılması • Hayvanlara Hükmetmesi • Aslanları Taşa Çevirmesi, Taşa Hükmetmesi • Hızır Nebi ile Buluşup Bostancıya Safa-nazar Etmesi • Hamura Nefes Ederek Çoğaltması ve Bir Ürünü Dönüştürmesi • Beş Taşın Dile Gelip Hacı Bektaş-ı Velî’ye Şahitlik Etmesi • Zemheride Elma Bitirmesi • Bıçakla Taş Kesmesi • Ölüyü Diriltmesi • Buğdayı (Kendum), Mercimeği Taş etmesi ve Taş Yutanın Çocuk Doğurması • Gıdayı Artırması ve Su Üstünde Yürümesi BALUM SULTAN • Türkmen ve Tasavvuf âlimi olup, Alevî Pîri ve Horasanlı Türkmen Şeyhi Hacı Bektâş Velî'den sonraki ikinci Pîri'dir. Anadoluya Türkİslam'ı yaymaya görevlendirilen Hacı Bektâş Velî ile birlikte kendisiyle Anadolu’ya gelen 90.000 Alevî Türkmen Horasan Erenlerin soyuna mensup olup, önemli bir kişiliği vardır. • Hacı Bektaş Velî'den sonra ikinci Pîr (Pîr-i Sânî), yani Şia-î Batınîyye (Tasavvufî) âlimi bir Rehber, Pîr, Mürşid ve Önder olarak kabul edilir. • Balım Sultan'ın getirdiği yeni usullerin en önemlileri Dedebabalık, evlenmemiş(“mücerret”) babalık kurumu ve “mengüç”tür. Ayrıca İbahilik, teslis (üçleme), tenasüh ve hülul anlayışları da Balım Sultan'la birlikte Alevî-Bektaşîliğe girmiştir HACI BAYRAMI VELİ (14.yy)(NUMAN) • İstanbul’u, Fâtih Sultan Mehmed Han'ın fethedeceğini müjdeleyen büyük velîdir. Lakabı Hacı Bayram’dır. 1352’de doğmuş, 1429’da Ankara’da vefât etmiştir. Küçük yaşından itibaren ilim tahsiline başlamıştır. Ankara’da ve Bursa'da bulunan âlimlerin derslerine katılarak din ilimlerinde ve o zamanın fen ilimlerinde yetişmiştir. Müderrislik yaparak öğrenci yetiştirmeye başlamıştır. Kısa zamanda, halk arasında sevilip sayılan biri olmuş, Ankara'da dinin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, doğru yolu göstermeye, onları yetiştirmeye başlamıştır. • Bayramiye tarikatını kurdu. • Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini Nutuk adlı eserinde toplamıştır. • EŞREFOĞLU RUMİ • 15. yüzyıl tasavvuf şairlerinden olan sanatçı, Hacı Bayram Veli’ye derviş ve damat olmuştur. • Eşrefiyye tarikatının kurucusudur. • Yunus Emre’nin izinde yürümüş, hem aruz hem heceyle şiirler yazmıştır. • Bir divanda topladığı şiirlerinde tasavvuf ilkelerini yaymaya çalışmıştır. • Müzekki’n Nüfus: Tasavvuf ilkeleri, nefsi terbiye etme yollarını öğreten bir eserdir. Eşrefoğlu Divanı vardır • ABDAL MUSA (14.YY) • Anadolu'nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. • Abdal Musa Sultan, Elmalı yöresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal'dır • Abdal Musa Sultan'ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname'de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. kerametlerinden biri de şöyle: • "Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba'ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, "hayvanatı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur'' şeklindedir. • KAYGUSUZ ABDAL (Gaybi) (15. yy) • Alevi-Bektaşi halk şiirinin kurucusudur. • 15. yüzyıl Bektaşi şairlerindendir. Asıl adı Alâaddin olan Kaygusuz Abdal, menkıbelere göre Alanya Beyi’nin oğludur; Elmalı’da Abdal Musa’nın tekkesinde kırk yıl kulluk ettikten sonra bir Bektaş "ulusu olarak Kaygusuz Sultan diye adlandırılmıştır. • Hece ölçüsünün yanında aruz ölçüsünü de kullanmıştır. Çoğu şiirlerinde benimsediği tasavvuf ve Bektaşilik ilkelerini özgür bir düşünce içinde savunmuştur. • "Nefeslerinin çoğuna gizli, remizli, hiciv-mizah motifli tekerlemeler katarak hem sofularla hem de insanlık kusurlarıyla alay etmiş, Bektaşîliğin ilkelerini nükteli bir dille yaymıştır. • Budalanâme adlı eserinde 15. yüzyıl halk nesrinin sade örnekleri vardır. • Kaygusuz'un eserleri manzum, mensur ve manzum mensur karışımı olarak üç grubta toplanıyor. • Manzum mensur karışık eseri "Saraynâme" ve "Dilküşa" adlarını taşır. • Mensur eserleri "Budalanâme", "Kitabı Miglate" ve "Vücudname"dir. • Manzum eserleri ise şunlardır: Divan, Gülistan, Mesnevi, Baba Kaygusuz, Gevhernâme, Minbernâme • PİR SULTAN ABDAL (16. yy) • 16. yüzyıl Tekke ve Âşık edebiyatının ünlü şairlerindendir. Asıl adı Koca Haydar’dır. • Sivas’ın Banaz köyünde doğduğu, Kanuni döneminde yaşadığı, bir ayaklanmaya katıldığı ve İran şahının propagandasını yaptığı için Hızır Paşa tarafından Sivas’ta astırıldığı bilinmektedir. • Divan edebiyatından hiç etkilenmeyen Pir Sultan Abdal, Halk edebiyatı nazım şekilleri içinde duygu ve düşüncelerini açık ve sade bir halk söyleyişiyle dile getirmiştir. • Şii-Batıni inançlarını coşkun bir lirizmle dile getirmiş, nefesleri çok geniş bir coğrafyada sevilerek okunmuştur. Şiirlerinde derin bir tasavvufa rastlanmaz. • Pir Sultan Abdal, Alevi - Bektaşi şiirinin en büyük ustalarındandır. Aleviliği yaymak amacıyla yazdığı şiirlerde coşkun bir lirizm vardır. • Şiirleri yalın bir dille söylenmiş, ölçülü ve uyaklı koşmalar şeklindedir. "Sarı Tambura" şiiri, Yunus Emre’nin "Dertli Dolap" şiirini hatırlatır. • KUL HİMMET • 16'ncı yüzyılın sonlarında Tokat Almus Görümlü köyünde (şimdilerde kasaba) doğdu. 17'nci yüzyılın ilk yarısında öldü. Coşkulu deyişleriyle tanınan ve Hatayi ile Pir Sultan'dan sonra gelen üçüncü büyük Alevi-Bektaşı şairi. Pir Sultan ile yakın arkadaştı. • Nefesler, düvaz imamlar, destanlar, ağıtlar söyleyen Kul Himmet; mükemmel bir tekke öğrenimi, edebiyat bilgileri, İslam tarihi, evliya menkıbeleri, tarikat kuralları gibi çağının kültür ve bilgisini çok iyi öğrenmiştir. Sanat gücü yanında, siyasî girişimlerinde ise, adı etrafında bazı efsanelerin oluşmasına yol açılmıştır. Güçlü bir mutasavvıf şairdir. • Şiirleri: Seyyah olup şu alemi gezerim, Dün gece seyrim içinde Dede Ömer Ruşeni • Halveti tarikatına mensup bir mutasavvuftur. • Gençlik yıllarında daha çok âşıkane ve hiciv türünde şiirler yazmasına karşılık, tarikata intisap ettikten sonra yazdıkları, dinî ve tasavvufî muhtevalı şiirlerinin çoğunda sade ve akıcı bir üslûp dikkati çekmektedir. • Divân, • Çobannâme, • Miskinnâme, • Neynâme, • Kalemnâme Aşık Kenzi • Bektaşi kültürüyle yetişmiş övgü ve yergi ozanıdır. • Meddah tarzı bir gelenekle yaşam sürmüştür. • Medrese eğitimi almıştır. • Dastan-ı Sergüzeşt ve Kıbrıs Destanı adlı çalışmaları bulunmaktadır. • AZİZ MAHMUT HÜDAYİ (17.yy) • Tekke edebiyatının 17. yüzyıldaki temsilcilerindendir. • Anadolu ve Rumeli’deki görevlerinden sonra geldiği İstanbul’da padişahlara şeyh, halka mürşit olmuş; eserleri, sohbetleri, şiirleri, vaaz ve nasihatleri ile padişahın ve halkın gözünde önemli bir yer kazanmıştır. Devrini idrak ettiği sekiz padişahtan bilhassa Sultan III. Murat ve I. Ahmet’in saygısını kazanmıştır. • Yalın bir üslupla hikemî içerikte ve ilahi türünde tekke şiirleri yazmıştır. • Şiirlerinde hem heceyi hem aruzu kullanmıştır. Arapça ve Türkçe 23 kadar eseri ve Divan’ı vardır. • Üftade'ye talebe olmak arzusuyla yanına gidince şu cevabı aldı: "Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların Allahü teâlâdan başka kimsesi yoktur. Atın bile gelmek istemeyip ayakları kayalara saplanmadı mı?" buyurdu. Bu sözler ve yaptığı hatâ Aziz Mahmud Hüdayi'ye çok tesir etti. Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; "Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım." dedi. Bu samimi ifade üzerine Üftâde tane tane buyurdu ki: "Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!" Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmud Hüdayi derhal kâdılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri, Bursa sokaklarında, "Ciğerci! Ciğerci!" diye diye bağırarak satıyordu. • Nefâis-ül-Mecâlis • Tecelliyât • Dîvân-ı İlâhiyât • Tarîkatnâme • NİYAZİ-İ MISRÎ (17.yy) • 17. yüzyıl tekke edebiyatı şairlerindendir. • Malatya’da doğmuş, Mısır’da öğrenim görmüş, Bursa’da bütün imparatorluğa yayılan bir şöhrete ulaşmıştır. Uğradığı iftiralar yüzünden önce Rodos’a, sonra Limni adasına sürülmüştür. • Aruzla yazdığı şiirlerde Nesimi ve Fuzuli’nin; heceyle yazdıklarında ise Yunus Emre’nin etkisindedir. • Divan’ı dışında Mevaidü’l İrfan, Risâletü't-Tevhîd, • Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ,Sure-i YûsufTefsiri,adlı bir eserlei vardır. • KAZAK ABDAL • Kazak Abdal, Romanya Türklerindendir. 17. yüzyılda yaşadığı sanılan bir Türk halk ozanıdır. • Kazak Abdal'ın, Bektaşi gelenekleri içinde, yaşam öyküsü ilgi çekicidir. Bu öykü Turgut Koca'nın Bektaşi Şairleri ve Nefesleri kitabında şöyle anlatılmaktadır: Rus Çarı'nın kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergahından, Rusya'dan Tuz parası almak üzere gelen Demir Baba'ya: Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar. diye yalvarırlar. Demir Baba da: Bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz? der. Kabul ederler. Demir Baba çocuğa: Em! der. Çocuk, anasının memesini emer. Delikanlılık çağına erince, Demir Baba dergahına gönderirler. Böylece Demir Baba, çocuğu evlat edinir. Adını Ahmed kor. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan'a giderek, el alır ve adı da Kazak Abdal olur. söylence böyle bitiyor. • Yerici -alaycı tutumu, güldürücü diliyle yobazlara, sofulara kulaktan dolma tutarsız bilgilerle bilgin görünmeye çalışan cahillere ses kalabalığı ile başkalarını susturmaya çalışanlara şiirlerinde sataşır, onların olumsuz yanlarını sergiler. Aslında şiirleri açıktır, yoruma gerek duymaz. • Eserleri : • Eşeği Saldım Çayıra • Ormanda Büyüyen Orman Azgını • ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI (18. yy) • Erzurum’a bağlı Hasankale’de doğmuştur. • Sürekli dini ve bilimsel konularla ilgilenmiş âlim, bilgin bir zattır. • Astronomi, fizik, psikoloji, sosyoloji ve din ile ilgili pek çok bilimsel çalışma yapmıştır. • Yaşadığı dönemin bütün bilgilerini kapsayan "Marifetname" adlı ansiklopedik eseri çok meşhurdur. Dört yüzden fazla kitaptan yararlanarak yazdığı bu eserde güneş sistemini ilk defa anlatmıştır. • Siirt ilinin Tillo ilçesinde hocası İsmail Fakirullah için ışık düzeneği kurmuştur.